Hz. İsa (as)’ın sözde çarmıha gerilişi iddiası ile ilgili dört İncil’de yer alan çeşitli çelişkiler

Hristiyanlık inancı, Hz. İsa (as)’ın çarmıha gerildiği ve çarmıhta öldüğü, sonra tekrar dirileceği inancına dayanmaktadır. Oysa Kuran’da açıklandığı şekilde Hz. İsa (as) çarmıha gerilmemiş, dolayısıyla öldürülmemiş, tam tersine canlı iken göğe yükseltilmiş, ahir zamanda tekrar yeryüzüne geri gönderilmek üzere Allah’ın Katına alınmıştır. (Konuyla ilgili açıklamalarımızıburadan okuyabilirsiniz.) Şu anda Hristiyan aleminin Hz. İsa (as)’ın çarmıha gerildiği inancını savunuyor olmasının sebebi, İncil’de geçen bazı kısımlardır. Ancak söz konusu bölümlerdeki ifadeler, daha önce değindiğimiz gibi, Hz. İsa (as)’ın ardından 3. yüzyılda İncil’e eklenmiş, kendi aralarında çok ciddi çelişkiler içeren ifadelerdir.

Bu çelişkili ifadelerden konumuzla ilgili bazıları şu şekildedir:

Hz. İsa (as)’ın çarmıha gerilmesi konusu ile ilgili İncil’deki çelişkili ifadeler

 

Haçı kim taşıdı?:

Markos 15:21, Matta 27:32 ve Luka 23:26’da, haçı Sireneli Simun’un taşıdığına dair ifadeler yer almaktadır:

Dışarı çıktıklarında Simun adında Kireneli bir adama rastladılar. İsa’nın çarmıhını ona zorla taşıttılar. (Matta 27:32)

Yuhanna İncili’nde ise, haçı Hz. İsa (as)’ın kendisinin taşıdığı belirtilmektedir:

Askerler İsa’yı alıp götürdüler. İsa çarmıhını kendisi taşıyıp Kafatası –İbranice’de Golgota– denilen yere çıktı. (Yuhanna 19:17)

Hz. İsa’yı ihbar eden münafık, çarmıha gerilerek, Allah tarafından Hz. İsa’ya benzetildiği için Hz. İsa öldü düşüncesi ortaya çıkmıştır.

Adnan Oktar’ın 30 Ağustos 2010 tarihli HarunYahya.TV röportajından

 

Çarmıha gerilen haydutlar (hırsızlar):

Markos 15:27-28, Matta 27:44, Luka 23:39-42 bölümlerinde, İsa’nın sözde iki haydut (hırsız) ile birlikte çarmıha gerildiği söylenmektedir. Buradaki çelişki, Romalılar’ın hiçbir zaman hırsızları çarmıha germiyor olmalarıdır.[1]

İsa’yla birlikte, biri sağında öbürü solunda olmak üzereiki haydudu da çarmıha gerdiler. Markos (15:27-28)

İsa’yla birlikte çarmıha gerilen haydutlar da O’na aynı şekilde hakaret ettiler. (Matta 27:44)

 

Hz. İsa (as)’ın sözde çarmıha geriliş saati ile ilgili çelişkili bilgiler:

Matta 27:45-46, Luka 23:44-46, Yuhanna 19:14-15 İncillerindeki pasajlarda Hz. İsa (as)’ın sözde çarmıha gerilişi ile ilgili olarak saat on iki’den üçe kadarki bir vakit belirtilirken, Markos 15:25’de bu vaktin saat dokuz olduğu belirtilmektedir.

Öğleyin on iki sularında güneş karardı, üçe kadar bütün ülkenin üzerine karanlık çöktü.Tapınaktaki perde ortasından yırtıldı. İsa yüksek sesle, “Rabbim, ruhumu ellerine bırakıyorum!” diye seslendi. Bunu söyledikten sonra son nefesini verdi. (Luka 23:44-46)

İsa’yı çarmıha gerdiklerinde saat dokuzdu.(Markos 15:25)

 

Hz. İsa (as)’ın sözde son sözleri:

Hz. İsa (as)’ın sözde çarmıha gerilişindeki son sözleri ile ilgili de dört İncil’de çelişkili bilgiler bulunmaktadır. Markos 15:34-37 ile Matta 27:46-50 pasajlarında, Hz. İsa (as)’nın şu şekilde seslendiği bildirilir:

Saat üçte İsa yüksek sesle, “Elohi, Elohi, lema şevaktani” yani, “Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?” diye bağırdı. [Allah’ı tenzih ederiz.](Markos 15:34)

Luka İncilinde ise Hz. İsa (as)’ın sözde son sözleri daha farklı ifade edilmiştir:

İsa yüksek sesle, “Allah’ım, ruhumu ellerine bırakıyorum!” diye seslendi. Bunu söyledikten sonra son nefesini verdi. (Luka 23:46)

Yuhanna İncili’nde ise bu konudaki açıklamalar tamamen farklıdır:

İsa şarabı tadınca, “Tamamlandı!” dedi ve başını eğerek ruhunu teslim etti. (Yuhanna 19:30)

 

Hz. İsa sözde şarap mı içiyor, sirke mi

Hz. İsa (as)’ın sözde çarmıha gerildiğinin iddia edildiği pasajlarda, çarmıha gerilmeden önce kendisine bir şey içirildiğinden bahsedilir, fakat Markos İncili’nde bu içecek şarap olarak ifade edilirken, Matta Luka ve Yuhanna İncillerinde sirke olarak geçmektedir:

Markos İncili’ne göre Hz. İsa (as)’a şarap içirilmektedir:

O’na mürle karışık şarap vermek istediler, ama içmedi. Markos 15:23)

Matta, Luka ve Yuhanna İncillerine göre ise Hz. İsa (as)’a sirke içirilmektedir:

İçlerinden biri hemen koşup bir sünger getirdi, sirkeye batırıp bir kamışın ucuna takarak İsa’ya içirdi. (Matta 27:48)

Askerler de yaklaşıp İsa’yla eğlendiler. O’na sirke sunarak, “Sen Yahudiler’in Kralı’ysan, kurtar kendini!” dediler. (Luka 23:36-37)

Orada sirke dolu bir kap vardı. Sirkeye batırılmış bir süngeri mercanköşk dalına takarak O’nun ağzına uzattılar. İsa şarabı tadınca, “Tamamlandı!” dedi ve başını eğerek ruhunu teslim etti. (Yuhanna 19:29-30)

 

Hz. İsa (as)’ın sözde gömülmesi sırasında deprem olması:

Bu açıklama, Matta İncili’nde geçmektedir:

O anda tapınaktaki perde yukarıdan aşağıya yırtılarak ikiye bölündü. Yer sarsıldı, kayalar yarıldı. Mezarlar açıldı, ölmüş olan birçok kutsal kişinin cesetleri dirildi. Bunlar mezarlarından çıkıp İsa’nın dirilişinden sonra kutsal kente girdiler ve birçok kimseye göründüler. (Matta 27:51-53)

Markos, Luka ve Yuhanna İncillerinde ise Hz. İsa (as)’ın sözde gömülüşüne dair çeşitli tarifler yapılmakta, fakat eğer gerçekleşmiş olsa unutulması mümkün olmayacak olan böyle bir deprem olayından hiç bahsedilmemektedir.

 

Hz. İsa (as)’ın sözde gömülüşünün ardından gelişen olaylar:

Hz. İsa (as)’ın sözde gömülmesinin ardından gerçekleştiği iddia edilen olaylar dört ayrı İncil’de farklı şekilde anlatılmaktadır:

O anda tapınaktaki perde yukarıdan aşağıya yırtılarak ikiye bölündü. Yer sarsıldı, kayalar yarıldı. Mezarlar açıldı, ölmüş olan birçok kutsal kişinin cesetleri dirildi. Bunlar mezarlarından çıkıp İsa’nın dirilişinden sonra kutsal kente girdiler ve birçok kimseye göründüler.(Matta 27:51-53)

Başlarını kaldırıp bakınca, o kocaman taşın yana yuvarlanmış olduğunu gördüler. Mezara girip sağ tarafta, beyaz kaftan giyinmiş genç bir adamın oturduğunu görünce çok şaşırdılar. (Markos 16:4-5)

Taşı mezarın girişinden yuvarlanmış buldular. Ama içeri girince Rab İsa’nın cesedini bulamadılar. Onlar bu durum karşısında şaşırıp kalmışken, şimşek gibi parıldayan giysilere bürünmüş iki kişi yanlarında belirdi. (Luka 24:2-4)

Bunun üzerine Petrus’la öteki öğrenci dışarı çıkıp mezara yöneldiler. İkisi birlikte koşuyordu. Ama öteki öğrenci Petrus’tan daha hızlı koşarak mezara önce vardı. Eğilip içeri baktı, keten bezleri orada serili gördü, ama içeri girmedi. Ardından Simun Petrus geldi ve mezara girdi. Orada serili duran bezleri ve İsa’nın başına sarılmış olan peşkiri gördü. Peşkir keten bezlerle birlikte değildi, ayrı bir yerde dürülmüş duruyordu. (Yuhanna 20:3-8)

 

Hz. İsa’nın sözde götürüldüğü yetkili makamların farklı olması:

Markos 14:53, Matta 26:57 ve Luka 22:54 İncillerinde Hz. İsa (as)’ın götürüldüğü yetkili makam Başkahin Kayafa olarak geçerken, Yuhanna İncil’inde bu makam Başkahin’in kayınbabası Hanan olarak geçmektedir.

İsa’yı görevli başkâhine götürdüler. (Markos 14:53)

İsa’yı tutuklayanlar, O’nu Başkâhin Kayafa’ya götürdüler. (Matta 26:57)

İsa’yı tutukladılar, alıp başkâhinin evine götürdüler. Petrus onları uzaktan izliyordu. (Luka 22:54)

O’nu önce, o yıl başkâhin olan Kayafa’nın kayınbabası Hanan’a götürdüler. (Yuhanna 18:13)

 

Hz. İsa’nın sözde suçlamalara karşı yargılanması:

Dört İncil’de Hz. İsa (as)’ın sözde yargılanması ile ilgili açıklamaların tümü birbiriyle çelişmektedir.

Yuhanna İncili’ne göre Hz. İsa (as)’ı yalnızca başkahin sorgulamaktadır:

Bunun üzerine komutanla buyruğundaki asker bölüğü ve Yahudi görevliler İsa’yı tutup bağladılar. O’nu önce, o yıl başkâhin olan Kayafa’nın kayınbabası Hanan’a götürdüler. Halkın uğruna bir tek adamın ölmesinin daha uygun olacağını Yahudi yetkililere telkin eden Kayafa idi. … Başkâhin İsa’ya, öğrencileri ve öğretisiyle ilgili sorular sordu. (Yuhanna 18:12-14, 19)

Markos, Luka ve Matta İnciline göre Hz. İsa (as) Yüksek Kurulun tamamı tarafından yargılanır:

Gün doğunca halkın ileri gelenleri, başkâhinler ve din bilginleri toplandılar.İsa, bunlardan oluşan Yüksek Kurul’un önüne çıkarıldı. O’na, “Sen Mesih isen, söyle bize” dediler. (Luka 22:66-67)

İsa’yı görevli başkâhine götürdüler. Bütün başkâhinler, ileri gelenler ve din bilginleri de orada toplandı. …Başkâhinler ve Yüksek Kurul’un öteki üyeleri, İsa’yı ölüm cezasına çarptırmak için kendisine karşı tanık arıyor, ama bulamıyorlardı. Birçok kişi O’na karşı yalan yere tanıklık ettiyse de, tanıklıkları birbirini tutmadı. (Markos 14:53-56)

İsa’yı tutuklayanlar, O’nu Başkâhin Kayafa’ya götürdüler. Din bilginleriyle ileri gelenler de orada toplanmışlardı. Petrus, İsa’yı uzaktan, ta başkâhinin avlusuna kadar izledi. Sonucu görmek için içeri girip nöbetçilerin yanına oturdu. Başkâhinlerle Yüksek Kurul’un öteki üyeleri, İsa’yı ölüm cezasına çarptırmak için kendisine karşı yalancı tanıklar arıyorlardı. (Matta 26:57-59)

 

Hz. İsa’nın sözde Hirodes tarafından sorgulanması:

Luka İncili’nde Hz. İsa (as)’ın Hirodes tarafından sorgulandığından bahsedilmektedir:

Pilatus bunu duyunca, “Bu adam Celileli mi?” diye sordu. İsa’nın, Hirodes’in yönetimindeki bölgeden geldiğini öğrenince, kendisini o sırada Yeruşalim’de bulunan Hirodes’e gönderdi. Hirodes İsa’yı görünce çok sevindi. Ona ilişkin haberleri duyduğu için çoktandır onu görmek istiyor, gerçekleştireceği bir belirtiye tanık olmayı umuyordu. Ona birçok soru sordu, ama o hiç karşılık vermedi. Orada duran başkâhinlerle din bilginleri, İsa’yı ağır bir dille suçladılar. Hirodes de askerleriyle birlikte onu aşağılayıp alay etti. Ona gösterişli bir kaftan giydirip Pilatus’a geri gönderdi. Bu olaydan önce birbirine düşman olan Hirodes’le Pilatus, o gün dost oldular. (Luka 23:6-12)

Matta, Markos ve Yuhanna İncillerinde ise, Hz. İsa (as)’ın Hirodes tarafından sözde sorgulanmasından söz edilmez.

 

Söz konusu çelişkiler, Hz. İsa (as)’ın sözde çarmıha gerilişi ile ilgili anlatılanların tamamen yanlış bilgilere dayandığının, o ana ve ortama ilişkin açıklamaların hiçbirinin birbirini tutmadığının açık kanıtıdırlar. Yüce Allah Kuran’da, Hz. İsa (as)’ın çarmıha gerilmesi ve öldürülmesi gibi bir durum olmadığını, ancak inkarcıların bu şekilde olduğunu zannedecekleri bir ortam yaşadıkları bildirilmektedir. Rabbimiz Kuran’da Hz. İsa (as)’la ile ilgili bu iddiaların geçersiz olduğunu; münafık ve inkarcıların Hz. İsa (as)’a yönelik tuzaklarının boşa çıktığını ve Hz. İsa (as)’ın göğe -Allah Katına- alındığını haber vermektedir. Söz konusu İncil pasajlarındaki çelişkileri Kuran’ın ışığında değerlendirdiğimizde, bu ciddi karmaşa hemen netlik kazanmaktadır: Hz. İsa (as)’ın çarmıhta öldüğüne yönelik anlatımlar da, diğer bazı doğru olmayan izahlar gibi İncil’e sonradan ve özel bir amaçla dahil edilmiş yanlış bir inançtır. Konuyla ilgili açıklamalarımızı bir sonraki yazımızda okuyabilirsiniz.

http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/32970/Hz-Isa-(as)in-sozde-carmiha-gerilisi-iddiasi-ile-ilgili-dort-Incilde-yer-alan-cesitli-celiskiler

Hz. İsa (as) ölmemiş, Allah’ın Katına yükseltilmiştir

Kuran’da, Hz. İsa (as)’ın öldürülmediği kesin olarak bildirilmektedir:

İncil’deki doğruluğu şüpheli ve çelişkili izahlarla anlatılmış olan Hz. İsa (as)’ın çarmıha gerilişi hakkında doğru bilgiler, Kuran ile verilmektedir. Allah, Kuran’da HZ. İSA (AS)’A YÖNELİK TUZAKLARIN BOZULDUĞU VE ONU KESİN OLARAK ÖLDÜRMEDİKLERİNİ açıkça bildirmiştir:

Ve: “Biz, Allah’ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa’yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) OYSA ONU ÖLDÜRMEDİLER VE ONU ASMADILAR. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. ONU KESİN OLARAK ÖLDÜRMEDİLER. (Nisa Suresi, 157)

Kuran’da Hz. İsa (as)’ın öldürülmediği, aynı ayette iki kez özellikle vurgulanmakta ve Hz. İsa (as)’ın öldürüldüğü inancını savunanların “zanna uydukları” belirtilmektedir. Bu, son derece açık bir ifadedir.

 

Allah Kuran’da Hz. İsa (as)’la ilgili ölüm çeşitlerini sayıyor, bunların hiçbiriyle hiçbir şekilde ölmedi buyuruyor.

Adnan Oktar`ın 30 Eylül 2010 tarihli Samsun Aks Tv röportajından

 

Hz. İsa (as)’a benzeyen bir başkası çarmıha gerilmiştir:

Kuran’da aynı ayette Allah, “Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama ONLARA (ONUN) BENZERİ GÖSTERİLDİ.” (Nisa Suresi, 157) diye haber vererek, çarmıha gerilen kişinin Hz. İsa (as)’ın benzeri olan bir başka kişi olduğunu bize bildirmektedir. Hz. İsa (as)’ın yerine çarmıha gerilen kişi, Hz. İsa (as)’a hainlik yapan Yahuda İskaryot (Judas Iskariot)’tur. Allah, çok büyük bir mucize yaratarak Yahuda İskaryot’u Hz. İsa (as)’a benzetmiştir. Hz. İsa (as)’ı çarmıha germek üzere almaya geldikleri sırada orada bulunan Yahuda İskaryot, Hz. İsa (as) zannedildiği için alınıp götürülmüş ve çarmıha gerilmiştir. Ayrıca Yahuda İskaryot’un yüzü kanla kaplandığı için, halk da çarmıha gerilen bu kişinin Hz. İsa (as) olmadığını anlamamıştır. Nisa Suresi 157. ayetin devamında Allah “Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur.” diye bildirmektedir. Nitekim İncil’de Hz. İsa (as)’ın sön sözleri olarak aktarılan sözler (“Elohi, Elohi, lema şevaktani” yani, “Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?) yine aynı yanılgının bir devamıdır ve söz konusu iman bozukluğu ifadeleri tuzakları bozulmuş ve Hz. İsa (as)’ın yerine çarmıha gerilmiş olan Yahuda İskaryot’a aittir. Zaten Allah’ı kalpten seven, Allah’a gönülen boyun eğmiş bir kul olan Hz. İsa (as)’ın bu sözleri asla söylemeyeceği açıktır. Böylesine isyankar ifadelerin bir münafıktan çıkmış olması beklenen bir durumdur.

 

İncil’e göre Yahuda İskaryot’un kayboluşu:

Kuran ayetlerinde anlatılanlara ve çeşitli kaynaklarca da desteklenen bu izahlara paralel olarak, Hz. İsa (as)’ın yerine, ona ihanet eden havarisi Yahuda İskaryot’un çarmıha gerildiğine delil oluşturabilecek İncil pasajları bulunmaktadır. Bu pasajlara göre, söz konusu çarmıha gerilme olayının hemen arkasından Yahuda İskaryot’un tamamen ortadan kaybolduğu dikkat çekmektedir. Çeşitli İncil yazarları bu duruma çeşitli şekillerde açıklama getirmeye çalışmışlar ve bu konuda da çelişkiye düşmüşlerdir. İncil’de Yahuda İskaryot’un kayboluşuna dair birbiriyle çelişen söz konusu açıklamalar şu şekilledir:

Sabah olunca bütün başkâhinlerle halkın ileri gelenleri, İsa’yı ölüm cezasına çarptırmak konusunda anlaştılar. Onu bağladılar ve götürüp Vali Pilatus’a teslim ettiler. İsa’ya ihanet eden Yahuda, onun mahkûm edildiğini görünce yaptığına pişman oldu. Otuz gümüşü başkâhinlere ve ileri gelenlere geri götürdü. “Ben suçsuz birini ele vermekle günah işledim” dedi. Onlar ise, “Bundan bize ne? Onu sen düşün” dediler. Yahudaparaları tapınağın içine fırlatarak oradan ayrıldı, gidip kendini astı. (Matta 27:1-5)

O günlerde Petrus, yaklaşık yüz yirmi kardeşten oluşan bir topluluğun ortasında ayağa kalkıp şöyle konuştu: “Kardeşler… İsa’yı tutuklayanlara kılavuzluk eden Yahuda ile ilgili olarak Davut’un ağzıyla önceden bildirdiği Kutsal Yazı’nın yerine gelmesi gerekiyordu. Yahuda bizden biri sayılmış ve bu hizmette yerini almıştı.”Bu adam, yaptığı kötülüğün karşılığında aldığı ücretle bir tarla satın aldı. Sonra baş aşağı düştü, bedeni yarıldı ve bütün bağırsakları dışarı döküldü.(Elçilerin İşleri 1:15-18)

İncil’deki kimi açıklamalar birbiri ile çelişse de bu konuda mutabık olunan, Yahuda İskaryot’un çarmıha geriliş hadisesinin hemen sonrasında kesin olarak kaybolmuş olmasıdır. Yahuda İskaryot kaybolmuştur, çünkü aslında çarmıha gerilen ve öldürülen kişininin kendisi Yahuda İskaryot’dur. Normal şartlarda zaten Hz. İsa (as)’a fiziksel olarak benzeyen Yahuda İskaryot, sinsi planını gerçekleştireceğini düşündüğü bir zamanda Allah’ın bir mucizesi olarak Hz. İsa (as)’a daha da benzemiş ve askerler yanılarak Hz. İsa (as) yerine onu çarmıha götürmüşlerdir. Bu olayın hemen öncesinde ise Hz. İsa (as), Allah’ın emri ile melekler tarafından göğe, Allah’ın Katına alınmıştır.

 

Kuran’da Allah, Hz. İsa (as)’a yönelik tuzağın “bozulduğunu” haber verir:

Münafıklık yapan Yahuda İskaryot’un öderliğinde inkarcılar Hz. İsa (as) aleyhine bir tuzak kurmuşlardır. Tuzağın amacı, Hz. İsa (as)’ın ölmesidir. Oysa Allah Kuran’da, HZ. İSA (AS)’A KURULAN TUZAĞIN BOZULACAĞINI BİLDİRMİŞTİR. Eğer Hz. İsa (as)’ın ölümü herhangi bir şekilde gerçekleşirse, bu, inkar edenlerin kurdukları tuzağın onların istediği gibi neticelenmesi anlamına gelir, ki bu mümkün değildir. O TUZAK BOZULMUŞTUR. HZ. İSA (AS), HİÇBİR ŞEKİLDE ÖLMEMİŞTİR VE ÖLDÜRÜLMEMİŞTİR. Allah, Kuran’da bu gerçeği şöyle haber verir:

Nitekim İsa, onlarda inkarı sezince, dedi ki: “Allah için bana yardım edecekler kimdir?” Havariler: “Allah’ın yardımcıları biziz; biz Allah’a inandık, bizim gerçekten Müslümanlar olduğumuza şahid ol” dediler. “Rabbimiz, biz indirdiğine inandık ve elçiye uyduk. Böylece bizi şahidlerle beraber yaz.” ONLAR (İNANMAYANLAR) BİR DÜZEN KURDULAR. ALLAH DA (BUNA KARŞILIK) BİR DÜZEN KURDU. ALLAH, DÜZEN KURUCULARIN EN HAYIRLISIDIR. (Al-i İmran Suresi, 52-54)

Eğer inkarcıların tuzakları gerçekleşmiş olsaydı, bu Kuran’da elbette ki bildirilirdi. Fakat Kuran’da bildirilen, Hz. İsa (as)’a yönelik tuzakların boşa çıktığı ve Hz. İsa (as)’ın Allah’ın Katına yükseltilmiş olduğudur.

Hazreti İsa ölmedi

Adnan Oktar’ın 18 Ocak 2009 tarihli Kanal 35 (İzmir) röportajından

 

Hz. İsa (as)’a yönelik sinsi bir tuzağın bozulmuş olması samimi iman edenler için büyük bir nimettir:

Çok açık delillere rağmen Hz. İsa (as)’ın öldürüldüğü iddiasında ısrarcı davrananlar akılcı düşünmeli ve Kuran’ı her türlü ön yargıdan arınmış, tam vicdan açıklığı ile tekrar okumalıdırlar. Hz. İsa (as) ölmemiştir, onurlu bir şekilde göğe alınmıştır. Samimi bir Hristiyan için Hz. İsa (as)’ın öldüğü iddiasında ısrarcı davranmanın bir anlamı yoktur. Bir Hristiyan için, Hz. İsa (as)’ın ölmediğini, Allah’ın rahmetiyle inkarcıların tuzaklarından kurtulduğunu ve Rabbimiz’in Katında olduğunu bilmek, buna inanmak bir nimettir. Böyle bir müjdeden ısrarla yüz çevirmek, gerçekler gösterildiği halde ısrarla Hz. İsa (as)’ın diri kalmasını istememek garip bir tutumdur.

Bazı Hristiyanlar Hz. İsa (as)’ın ölmediği inancına, Müslümanların, bir peygambere acı çekmeyi yakıştırmadıklarından itiraz ettiklerini iddia etmektedirler. Oysa Müslümanlar buna, Kuran’da belirtildiği için iman ederler. Burada belirtilmesi gereken önemli nokta ise şudur: Elbette Allah, peygamberleri çeşitli acı, zorluk ve imtihanlarla denemiştir. Kimi zaman Allah imtihanın gereği olarak inkarcılara geçici bir zafer de vermiştir. Fakat Allah, hiçbir zaman Peygamberleri de küfrün gözünde acz içinde gösterecek bir duruma müsade etmemiştir. Dolayısıyla böyle bir durumun Hz. İsa (as) için de geçerli olması söz konusu değildir. Hz. İsa (as)’ın ölmediğine inanmak Hristiyanlar için daha güzeldir. Zaten ahir zamanda Hz. İsa (as) tekrar yeryüzüne gönderildiğinde Hristiyanlar onun elinde ve ayaklarında hiçbir yara izi olmadığını göreceklerdir. İçinde bulunduğumuz ahir zamanda Hz. İsa (as), 2000 yıl önceki giysileri, üzerindeki beylik eşyaları ve 2000 yıl önceki parası ile yeryüzüne gelecektir. O zaman Hristiyanların kanaati daha fazla yerine gelmiş olacaktır inşaAllah.

Hz. İsa (as) günahların kefareti olarak öldü iddiasındaki yanılgılar:

Hz. İsa (as)’ın öldürüldüğü iddiasının İncil’e sonradan dahil edilmesinin ve ısrarla ayakta tutulmaya çalışılmasının en büyük sebeplerinden biri, “tüm günahların kefaretinin Hz. İsa (as)’ın ölümü ile ödendiği” şeklindeki bir başka yanlış bakış açısının zeminini oluşturabilmektir. Daha sonraki yazılarımızda detayları anlatılacak olan bu konuyla ilgili olarak burada söylenebilecek en özet açıklama, Kuran’a göre bir insanın günahkar doğmasının imkansız olduğu, birinin asla başkasının günah yükünü yüklenemeyeceği ve herkesin bu dünyada yaptığı her şeyden, yaşadığı her andan kendisinin hesap verecek olmasıdır. Bu Allah’ın adaletine ve dünyanın yaratılış amacına uygun değildir. Dolayısıyla günahlardan muaf bir yaşamın ne Hristiyanlık dininde ne de başka bir dinde geçerliliğinin olması mümkün değildir. Bu iddia, muhtemelen, dinin günlük hayattaki geçerliliğini ve Allah’a iman etmenin getireceği sorumlulukları ortadan kaldırmak amacıyla, Hristiyanlık dinine çeşitli odaklar tarafından dahil edilmiştir. Bunu geçerli kılmak için de söz konusu çevreler tarafından Hz. İsa (as)’ın öldüğü fikrinin yaygınlaştırılması gerekmektedir. Samimi Hristiyanların, bu inancın yanlışlığını görmeleri gerekmektedir.

http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/33044/Hz-Isa-(as)-olmemis-Allahin-Katina-yukseltilmistir

Hristiyanların Hz. İsa (as)’nın Haşa Allah’ın oğlu olduğuna dair inançları büyük bir yanılgıdır

Hristiyanlıktaki “oğul” ifadesi, tıpkı Tevrat’da olduğu gibi İncil’de de Allah’a kulluk manasında kullanılmaktadır. Hz. İsa (as), elbette ki Allah’ın sevgili kuludur, fakat o, acıkıp yemek yiyen, su içen, yorulunca dinlenen, uyuyan ve yaratılan her varlık gibi ihtiyaç içinde olan bir insandır. Bu gerçek İncil’de çok fazla pasajda ifade edilmiş açık bir gerçektir. (İncil’de Hz. İsa (as)’ın insani vasıfları ve Allah’ın vahyini aktaran bir elçi olması ile ilgili bildirilenleri, buradan okuyabilirsiniz.) Aynı şekilde Allah Kuran’da da, Hz. İsa (as)’ın tüm diğer insanlar gibi ihtiyaç içinde imtihana tabi bir beşer olduğunu haber vermiştir:

Meryem oğlu Mesih, yalnızca bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçti. Onun annesi dosdoğrudur, ikisi de yemek yerlerdi. Bir bak, onlara ayetleri nasıl açıklıyoruz? (Yine) bir bak, onlar ise nasıl da çevriliyorlar? (Maide Suresi, 75)

Salih Hristiyanların bu konuda samimi davranmaları ve bir insana ilahlık atfetmenin Allah’ın adetullahı, Hz. İsa (as)’ın getirdiği Hristiyanlık dini, İncil ve Tevrat’ın hükümleri ile çeliştiğini; aynı zamanda akla ve mantığa aykırı olduğunu da anlamaları gerekmektedir. Gerçek ve hak İncil’e asırlar sonra eklenen böyle bir inancın ciddi bir tehlike olabileceğine ihtimal vermeleri ve bunun üzerinde derin düşünmeleri gerekmektedir. Allah’ın üstün vasıflarını bir insana yüklemeye çalışmanın ve acizliklerle yaratılmış olan bir insanı ilah olarak görmenin ve göstermenin nasıl bir anlamı ve faydası olabilir? Yüce Allah’ın buna kuşkusuz ki ihtiyacı yoktur. (Allah’ı tenzih ederiz.) Böyle bir yakıştırma, ALLAH’IN KUDRETİNİ VE BÜYÜKLÜĞÜNÜ GEREĞİ GİBİ TAKDİR EDEMEMEK ANLAMINA GELİR.

Bütün bunların ötesinde Yüce Allah’ın yeryüzünde insan olarak Zatı ile zuhur etmesi gibi bir fikri, zaten Hristiyanların da istememesi gerekir. Bunu, Yüce Allah’ın şanına yakıştırmamaları gerekir. Allah’ın büyüklüğü, yüceliği, ululuğu, kudreti ve sonsuz gücü Hristiyanlar için bir nimettir. Sonsuz güç sahibi bir Allah’a inanmak mı daha güzeldir, yoksa uyuyan, yemek yiyen, ihtiyaç içinde olan bir insanı ilah edinmek mi? Elbette bunun cevabını tüm Hristiyanlar hemen göreceklerdir. Allah’ın Kendi üstün zatını insanlara tanıtmak için ölümlü ve ihtiyaç içinde olan bir varlıkta yeryüzünde zuhur etmeye ihtiyacı yoktur. (Allah’ı tenzih ederiz) Hristiyan kardeşlerimizin İncil’e akılcı bakmaları ve bütün bunları Allah’ın şanına uygun şekilde değerlendirmeleri gerekmektedir.

Bu, Hz. İsa (as)’ın insani vasıflara sahip olması, onun bir peygamber olarak elbette ki değerini düşürecek bir durum değildir. Hz. İsa (as), Yüce Rabbimiz’in değerli ve çok mübarek bir peygamberidir. Allah’ın Katında tüm diğer peygamberler gibi en yüksek ve en kutlu konumdadır. Allah’ın sevgili dostu, yüce peygamberidir.

Önemli olan şey, Allah’a -bir ve tek olan Yaratıcımıza- iman etmektir. Allah insanlardan Kendisi’ne şirk koşmadan iman ve kulluk etmelerini ister. İnsanların kulluk edebilmeleri için Allah’ın yeryüzünde bir insan olarak zuhur etmesine ihtiyaç yoktur. Hristiyan kardeşlerimizin, eğer gerçekten samimi bir bakış açısı ile bu konuya yaklaşmak istiyorlarsa, şu soruyu kendilerine yöneltmeleri gerekmektedir: Allah’ın, Hz. İsa (as)’da Zatı olarak tecelli etmemesi Yüce Allah’ın vasıflarından neyi kaybettirir? (Allah’ı tenzih ederiz) İnsanda Allah’ın Zatı olarak tecelli etmemek Allah’ın vasıflarını, üstünlüğünü, güzelliğini eksilten bir şey değildir. Bilakis bu, Allah’ın güzelliğine güzellik katar, O’nun üstün vasıflarının daha iyi ve gereği gibi anlaşılmasını sağlar. Ölümlü, uyuyan, yemek yiyen, acizlikler ve ihtiyaçlar içinde olan bir insana Allah’ın Zatı olarak tecelli yakıştırması yaptıktan sonra, Allah’ın üstün vasıflarını gereği gibi takdir edebilmek nasıl mümkün olabilir? Elbette ki mümkün değildir.
 Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu söyleyerek milyonlarca insanın dinsiz olmasına sebep oluyor 

Adnan Oktar’ın 10 Aralık 2009 tarihli Çay TV ve Maraş Aksu TV röportajından

 

Bazı Hristiyanlar, Allah’ın bir insanda haşa İlah olarak tecelli etmesinin, Allah’a ulaşmak, yakınlaşmak ve dua etmek için bir vesile olduğunu iddia etmektedirler. Fakat bu anlayış da Allah’ın büyüklüğünü ve kudretini gereği gibi takdir edememekten kaynaklanmaktadır. Yüce Allah’ın, yarattığı insanlara ulaşmak için vesilelere ihtiyacı yoktur, ALLAH HER YERDEDİR. Allah bize ŞAHDAMARIMIZDAN DAHA YAKINDIR (Kaf Suresi, 16). Allah, İncil’de de bu gerçeği haber vermiştir:

Siz onlara benzemeyin! Çünkü Allah’ınız nelere gereksinmeniz olduğunu siz daha O’ndan dilemeden önce bilir. (Matta, 6:8)

Allah’ın görmediği hiçbir varlık yoktur. Kendisi’ne hesap vereceğimiz Allah’ın gözleri önünde herşey çıplak ve açıktır.(İbranilere Mektup, 4:13)

[Allah Katında] Belli olmayacak gizli hiçbir şey yoktur, bilinmeyecek ve aydınlığa çıkmayacak saklı birşey yoktur.(Luka, 8:17)

Yüce Allah, bizim içimizdeki her şeyi, gizlediklerimizi de açığa vurduklarımızı da bilir. Allah gizlinin gizlisini bilendir. Aklımızdan geçen düşünceleri, niyetimizi, isteklerimizi her an gören ve duyandır. Allah’tan gizli hiçbir şey yoktur. Allah Kuran’da belirtmiştir: “… gizli tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı da Ben bilirim.”(Bakara Suresi, 33) Yüce Allah bu gerçeği İncil’de de haber vermiştir:

… Yerde ve gökte, görünen ve görünmeyen herşey –tahtlar, egemenlikler, yönetimler, hükümranlıklar– O’nda yaratıldı. Herşey O’nun tarafından ve O’nun için yaratıldı. Herşeyden önce var olan O’dur ve herşey varlığını O’nda sürdürmektedir. (Pavlus’tan Koloselilere Mektup, 1:16-17)

Ama siz dua edeceğiniz zaman iç odanıza çekilip kapıyı örtün ve gizlide olan Allah’a dua edin. Gizlilik içinde yapılanı gören Allah sizi ödüllendirecektir. (Matta, 6:6)

Beş serçe iki meteliğe satılmıyor mu? Ama bunların bir teki bile Allah Katında unutulmuş değildir. Nitekim başınızdaki saçlar bile tek tek sayılıdır… (Luka, 12:6-7)

Dolayısıyla Allah’a ulaşmak için bir insanın içinden samimi bir dua etmesi yeterlidir. Her nerede olursa olsun, Allah kişiyi mutlaka duyar, görür ve dilediği takdirde onun duasına icabet eder. Allah, her yeri ve her şeyi sarıp kaplamıştır. O, her an bizimle beraberdir. Dolayısıyla söz konusu Hristiyanların bu iddiası –Allah’ın haşa uzakta göklerde olduğu, Hz. İsa (as)’da Zatı olarak tecelli ederek insanlara yakın olduğu iddiası-, Allah’ın kudretini gereği gibi kavrayıp anlamamaktan kaynaklanan ciddi bir yanılgıdır.

Her şeyi yaratan, her şeye ve her yere Hakim olan bir Rabbimiz var. Allah’ın izniyle, Hz. İsa (as)’ın tekrar yeryüzüne gelişi ise çok yakın. Hz. İsa (as) yeryüzüne gelecek ve tüm Hristiyanlar onu sevip bağırlarına basacaklardır. Her şey Hristiyanların lehineyken bu zorlama izahların gereği nedir? Allah’ı insan olarak nitelendirmenin Hristiyanlığa nasıl bir katkısı olabilir? Tam tersine Allah bu tanımlama için Kuran’da, “Neredeyse bundan dolayı, gökler paramparça olacak, yer çatlayacak ve dağlar yıkılıp göçüverecekti” (Meryem Suresi, 90) diye haber vermektedir. Hristiyanlar, akılcı değerlendirmeli, Allah’ın yüce kudretine yaraşır bir din anlayışı benimsemelidirler. İncil’de olmayan, dayatma ve baskı ile toplumlara kabul ettirilmiş ve Allah’ın şanına uygun olmayan bir izahın gereksizliğini görmelidirler. Allah’ın oğul edinmeye, insanlarla iletişim için aracılar var etmeye ihtiyacı yoktur (Allah’ı tenzih ederiz). Allah kişi ile kalbi arasındadır, ona şahdamarından daha yakındır. Allah gökte, yerde, insanın yaşamını sürdürdüğü, gördüğü, görmediği her yerdedir. Samimi Hristiyanlar, Allah’ın şanını gereği gibi takdir etmeli, böyle mantıksız ve gereksiz izahlara Allah’ın izin vermeyeceğini bilmelidirler.
 

Hz. İsa’nın gelişini görmek isteyenler, Hıristiyanlıktaki üçleme inancının sonlanması ve tek Allah’a inancın yerleşmesi için çaba harcamalı.

http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/31981/Hristiyanlarin-Hz-Isa-(as)nin-Hasa-Allahin-oglu-olduguna-dair-inanclari-buyuk-bir-yanilgidir–2-

En Akıllı Vicdan Türk-İslam Birliğı’ni İsteyen Mehdiyet Vicdanıdır

Kuran’ın “Gerçekten, insan, ‘bencil ve haris’ olarak yaratıldı. Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar…” (Mearic Suresi, 19-20) ayetlerinde, insanın nefsindeki egoist ahlaka dikkat çekilmiştir. Her insan nefsine zor gelen bir durumla karşılaştığında, bir sıkıntı içerisine girdiğinde kendisini kurtarmak için müthiş bir azim ve gayret gösterir. Ancak nefsindeki bencil yapı nedeniyle, birçok insan kendisine dokunmayan, rahatsızlık vermeyen durumlarda başkalarının içerisinde bulunduğu hali gereği gibi sahiplenmez. Kendi canının derdine düştüğünde gösterdiği azim ve gayret ile başkaları için çözüm bulmaya çalışmaz.

Gerçek Müslüman ahlakında ise böyle bir davranış olmaz. Samimi iman eden bir insan, dünyanın diğer ucunda da olsa, bir başka Müslümanın içerisine düştüğü bir zorluk ya da sıkıntıyı kendi sorunu olarak görür. Allah’ın kendisine verdiği maddi manevi tüm imkanları; aklını, zekasını, vicdanını, yeteneklerini, bilgi ve becerisini son noktasına kadar kullanarak bu konuya çözüm getirmenin yollarını arar. “Nasıl olsa bu konulara çözüm getirebilecek imkan ve güç sahibi, benden daha akıllı, daha etkili pek çok insan var; onlar düşünsünler, onlar ilgilensinler” demez.

Günümüzde hemen her gün gazete sayfalarında, televizyon haberlerinde Müslümanların karşı karşıya oldukları zulmün ne kadar dehşet verici boyutlara ulaştığına dair haberler çıkmaktadır. Dünyanın kargaşa içerisinde olduğu açıkça görülmektedir. Dünyanın her yerinde Müslümanlara karşı açık bir saldırı politikası yürütülmektedir. İşkence gören, hiçbir açıklama yapılmaksızın evinden alınıp götürülen ve bir daha hakkında hiçbir haber alınamayan, hiçbir mazeret gösterilmeksizin hapishanelerde esir tutulan ve zulüm gören Müslümanların hakları savunulamamaktadır.

“Zayıf bırakılmışlar” olarak Kuran’da bildirilen bu gibi insanların haklarına sahip çıkacak, aklı başında, vicdanı, şuuru açık, sahip çıkan, güçlü, iradeli ve samimi Müslümanlara ihtiyaç olduğu çok açıktır. Bu duruma rağmen müminin kendi halinde, sakin, umursuz, ilgisiz, alakasız bir tavır içerisinde olması hiçbir şekilde makul olmaz. Bu manzara karşısında iman eden aklı başında tüm insanların hamiyet hislerinin harekete geçmesi gerekir. Kendileri gibi akıl ve vicdan sahibi tüm Müslümanları da teşvik edip ellerinden gelen herşeyi yapmaları Kuran ahlakının bir gereğidir. Bu yapıldığında ortaya muazzam bir güç çıkacak, atılan küçük bir adım bile Allah’ın izniyle tüm dünyayı etkileyecek bir güç meydana getirecektir.

Sizden önceki nesillerden onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında YERYÜZÜNDE BOZGUNCULUĞU ÖNLEYECEK FAZİLET SAHİBİ KİŞİLER BULUNMALI DEĞİL MİYDİ? Zulmedenler ise, içinde bulundukları refahın peşine düştüler. Onlar, suçlu-günahkarlardı.” (Hud Suresi, 116)

Hz. Muhammed (s.a.v.): “Müslüman, Müslümana zulmetmez ve onu tehlikede bırakmaz”

Müslüman aleminin bir kısmında acılar sadece dış dünyadan kaynaklanmamakta, farklı etnik kökenler, farklı mezhepler, farklı kültürlerden Müslümanlar arasında da -Kuran ahlakına tamamen aykırı olarak- çatışmalar yaşanmaktadır. Allah’ı bir, dini bir, Kitap’ı bir, Peygamberi bir olan ve Allah’ın emriyle kardeş olmaları gereken Müslümanların birbirleriyle çatışıyor olması hiç şüphesiz üzerinde önemle düşünülmesi gereken bir durumdur. Çünkü Kuran’a göre müminlerin birlik olmaları farzdır. Ayetlerde şöyle buyrulur:

“Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar.” (Al-i İmran Suresi, 103)

“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah’tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz” (Hucurat Suresi, 10)

“Allah’a ve Resulü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfal Suresi, 46)

“Ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır.” (Şura Suresi, 39)

Burada Müslümanların birlik olmasıyla ilgili olarak sadece birkaç ayete yer verilmiştir. Bu ayetlerden ve Kuran’ın genel ruhundan açıkça anlaşıldığı gibi;

  • Müslümanların birlik olmaları,
  • Kardeşçe bir sevgi ve şefkatle birbirlerine bağlı olmaları,
  • Çekişip tartışmamaları,
  • Birbirlerinin velileri ve dostları olmaları,
  • Birbirlerini her koşulda koruyup kollamaları,
  • Birbirleriyle istişare halinde olmaları,
  • Kenetlenmiş bir bina gibi tek safta olup, inkarcı zihniyete karşı ilmi bir mücadele yapmaları farzdır.
  • Tüm bunlara aksi bir tutum içinde olmak, yani;
  • Birleştirici değil ayırıcı olmak,
  • Müslüman kardeşlerine sevgiyle ve şefkatle yaklaşmamak,
  • Müslüman kardeşlerine karşı affedici, koruyucu ve kollayıcı olmamak,
  • İnkara karşı verilen ilmi mücadelede Müslümanlarla kenetlenmiş bir bina gibi olup birlikte fikri mücadele içinde olmamak haramdır.

Eğer İslam alemi güçlü, istikrarlı, müreffeh bir medeniyet olmak, dünyaya her alanda yön vermek ve ışık tutmak istiyorsa, birlik halinde hareket etmek zorundadır. Bu birliğin yokluğu, Müslüman ülkeler arasındaki ayrılık ve dağınıklık, İslam dünyasından ortak bir ses yükselmemesi, mazlum Müslüman halkları da savunmasız bırakmaktadır. Filistin’de, Keşmir’de, Doğu Türkistan’da, Moro’da ve daha pek çok yerde zavallı kadınlar, çocuklar ve yaşlılar ihtiyaç içinde zulümden kurtarılmayı beklemektedirler. Bu masum insanların sorumluluğu herkesten önce, İslam dünyasının üzerindedir.

Müslümanlar, Peygamberimiz (s.a.v.)’in “Müslüman, Müslümana zulmetmez ve onu tehlikede bırakmaz” (Ebu Davud, Edeb 46, (4893); Tirmizi, Hudud 3, (1426); Buhari, Mezalim 3, İkrah 7; Müslim, Birr 58) sözünü hatırlarından çıkarmamalı ve bu söze uygun hareket etmelidirler.

Sayın Adnan Oktar A9 TV’de her gün canlı olarak yayınlanan röportajlarında Müslüman kardeşlerimizin yaşadığı acıları sık sık gündeme getirmektedir. Ancak Sayın Adnan Oktar’ın İslam dünyasına yaptığı bu çağrılar yeni değildir. Sayın Adnan Oktar Temmuz 2001 tarihinde basılan “İslam’ın Kışı ve Beklenen Baharı” kitabında da, internet sitelerinde ve çeşitli gazetelerde yıllardır yayınlanan makalelerinde de İslam coğrafyasında yaşanan acılara, şehit olan kardeşlerimize dikkat çekmiştir. Tüm Müslüman alemini bu mübarek birliğin kurulması için gayret etmeye, bu yolda yapılan çalışmaları desteklemeye davet eden Sayın Adnan Oktar, zulme rıza göstermenin de zulüm olduğu gerçeğini defaatle vurgulamıştır.

vicdanbirligi(2)

Türk-İslam Birliği’nin Hala Kurulamamış Olması Her Müslümanın Hamiyet Hislerini Harekete Geçirmelidir

Allah Kuran’da, “İÇİNDE BULUNDUKLARI REFAHIN PEŞİNE DÜŞEREK” (Hud Suresi, 116) Kuran ile kendilerine yüklenmiş sorumluluklarını gözardı eden insanların durumundan bahsetmiştir.

Vicdan ve fazilet sahibi, Allah’tan korkan kimselerin, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların yaşadığı sıkıntıları gördükleri halde bunu göz ardı edip sadece kendi isteklerinin ve dertlerinin peşine düşmeleri, sıradan dünya menfaatleri uğruna bu sorumluluklarını bir kenara bırakabilmeleri mümkün değildir. Bu nedenle böyle bir durumda kişinin yalnızca kendisi harekete geçmekle kalmamalı, diğer Müslümanları da, birlik olup, güzel ahlakın tüm yeryüzüne yayılması, zulümlerin sona ermesi için çaba harcamaya çağırması gerekmektedir. Allah bu ahlakın gerekliliğini, “… Müminleri hazırlayıp-teşvik et…”(Nisa Suresi, 84) ayetiyle insanlara bildirmiştir.

Türk-İslam Birliği’nin Kurulması için Çaba Harcamayan ve Bu Birliği Engellemeye Çalışan Kişiler Çok Büyük Bir Vebal Altındadırlar

Türk-İslam Birliği’ni tesis etmenin aciliyeti bu kadar açıkken, kendilerince bu birliğin kurulmasını imkansız görenler, bunun için gayret etmeyenler, bu yolda yapılan çalışmaları desteklemeyenler çok büyük bir vebal altına girdiklerini unutmamalıdırlar. Zulme rıza göstermenin de zulüm olduğu gerçeğini göz ardı etmemelidirler. Bu büyük coğrafyada akan her damla kandan, yıkılan her evden, şehit olan her masumdan, yaralanıp sakat kalan her mazlumdan, açlık ve yokluk içinde yaşayan her insandan, Türk-İslam-Birliği için gayret etmeyen her Müslüman sorumludur. Türk-İslam Birliği’nin kurulması Allah’ın Kuran’da gösterdiği, Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadislerinde detaylarıyla anlattığı çözümdür. Birlik olmak Kuran’a göre farz, dağılıp ayrılmak ise haramdır.

Temennimiz, Allah’ın “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın…” (Al-i İmran Suresi, 103) hükmü gereği inananların bir an önce birleşip Türk-İslam Birliği’nin tesis edilmesi, bu vesileyle çekilen acıların son bulması, tüm dünyanın huzura ve güvenliğe kavuşmasıdır. Rabbimiz bir ayetinde Müslümanların bu sorumluluğunu şöyle bildirmektedir:

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına cehd etmiyorsunuz (çaba harcamıyorsunuz)?” (Nisa Suresi, 75)

vicdanbirligi3

İslam Alemi Mehdiyetin Vicdanı, Şevki ve Heyecanıyla Birlik Olmalıdır

Bugün İslam aleminin genelinde yaşanan acılar, dünyanın dört bir yanındaki kargaşa ve fitne aslında asrın mübarek zatlarından Hz. Mehdi (a.s.)’ın gelişinin bir habercisi niteliğindedir. Peygamberimiz (s.a.v.)‘in Hz. Mehdi (a.s.)‘ın ortaya çıkış alametleri olarak haber verdiği yüzlerce olayın her biri, Hicri 1400 yılı itibariyle arka arkaya gerçekleşmiştir.

Tüm İslam alemi bu hadisler doğrultusunda Hz. Mehdi (a.s.)‘ı arayıp bulmalı, O’nun vesilesiyle dünyanın huzura, barışa ve esenliğe kavuşması için çaba harcamalıdır. Unutmamak gerekir ki, Hz. Mehdi (a.s.)‘ın zuhuru ve İslam ahlakının yeryüzüne hakim olması Allah’ın takdir ettiği kaderdir. İnsanlar Hz. Mehdi (a.s.)‘a destek olsalar da olmasalar da Allah onu başarılı kılacak, inkar edenlerin tüm fitnelerini onun vesilesiyle ortadan kaldıracak ve İslam ahlakını hakim edecektir. Dolayısıyla, Hz. Mehdi (a.s.)‘ın yardımcılarından olmak için niyet eden, bunun için çaba gösteren, Türk-İslam aleminin birlik olmasını isteyen, dünyanın dört bir yanında eziyet gören Müslümanları kurtarmak için fikren mücadele eden herkes aslında kendi nefsi için mücadele etmektedir. Rabbimiz’in Ankebut Suresi’nde buyurduğu gibi, “Kim cehd ederse (çaba gösterirse), yalnızca kendi nefsi için cehd etmiş olur. Şüphesiz Allah, alemlerden müstağnidir.” (Ankebut Suresi, 6)


http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/156467/En-Akilli-Vicdan-Turk-Islam-Birligini-Isteyen-Mehdiyet-Vicdanidir

Ehli Sünnet’in Dört Mezhep İmamı Hz. Mehdi (a.s.)’ın Geleceğini Müjdelemiştir

Peygamberimiz (s.a.v.)’den aktarılan “tevatür” (kuvvetli haber, içinde yalan ihtimali olmayan ve bir cemaate dayanan kuvvetli haber”) derecesindeki hadislerde Hz. Mehdi (a.s.)’ın bu yüzyılda zuhur edeceği açıkça bildirilmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadisleri ve büyük İslam alimlerinin görüşlerinin yanı sıra İslam aleminin dört büyük mezhebinin imamları da Hz. Mehdi (a.s.)’ın bu yüzyılda çıkacağını müjdelemişlerdir.

• Dört hak mezhepte Hz. Mehdi (a.s.)’ın zuhuru nasıl müjdelenmiştir?

• Sayın Adnan Oktar bu konuda hangi önemli açıklamalarda bulunmuştur?

4mezhep imam_mehdi_1İslam alemi Peygamberimiz (s.a.v.)-den sonra farklı yönetimlerle idare edilmiştir. Resulullah Efendimiz (s.a.v.)’in vefatıyla birlikte yönetim, halifelere geçmiştir. Sırasıyla Hz. Ebubekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.), Hz. Osman (r.a.) ve Hz. Ali (r.a.)’ın İslam aleminin başında olduğu Dört Halife dönemi toplam 30 yıl sürmüştür. Peygamberimiz (s.a.v.)’in vefatından sonra İslam aleminin sınırları daha da genişlemiş, pek çok sahabe İslam’ı yeni kabul eden bu ülkelere giderek Kuran ahlakını ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetini anlatmışlardır. Bu şekilde Peygamberimiz (s.a.v.)’in bırakmış olduğu ilim ve hikmet mirası, Ashab-ı Kiram vesilesiyle kendilerinden sonraki nesil olan Tabiin’e (sahabeleri gören kimselere) intikal etmiştir. Tabiin imamları da sahabeler gibi hem Müslümanların dini meselelerindeki sorularını cevaplamış, hem de talebeler yetiştirmişlerdir. Bu talebeleri İslam ahlakı, karşılaşılan yeni meselelere göre hükümleri açıklama, Kuran ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in sünneti hakkında eğitmişlerdir. “Tebe-i Tabiin” adı verilen bu yeni neslin içinde Ehl-i Sünnet’in dört hak mezhebinin imamları da bulunmaktadır.

İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Evzaî, İmam Şafiî, Ahmed bin Hanbel ve Süfyan bin Uyeyne (rahmetullahi aleyhim) Tebe-i Tabiin olarak isimlendirilen kişilerdendir. Tabiin alimlerinin sahabelerin fetvalarını toplamaları gibi Tebe-i Tabiin alimleri de Tabii’nin fetvalarını toplamış, aynı zamanda kendileri de fetva vermişlerdir.

Buraya kadar anlatılanlardan anlaşılacağı gibi Asr-ı Saadet ve Dört Halife dönemlerinde herhangi bir mezhebin kurulmasına gerek duyulmamıştır. Çünkü onlar dini doğrudan Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den ve Ashabından öğrenmişlerdir. Fakat sonradan çeşitli sapkın akımlar ve bidatçı fırkalar türeyince, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in ve Ashabının yolundan giden rabbani alimler, itikat ve amelde bazı ölçüler tespit etmişlerdir. Doğruyu yanlıştan ayırarak, İslam dinini arınmış bir şekilde insanlığa sunmuşlardır. Böylece Ehl-i Sünnet mezhepleri ortaya çıkmıştır. Ehl-i Sünnet mezheplerinin imamları, Kuran ve sünnette açıkça beyan edilen hükümleri titizlikle uygulatmışlardır. Başta tefsir ve hadis olmak üzere birçok ilmi tahsil etmişler ve kendilerinden sonra gelenlere, ilimlerini Kuran ve sünnetten yani asıl kaynağından almalarını öğütlemişlerdir.

Mezhep İmamları Hz. Mehdi (a.s)’ın Zuhurunu Müjdelemişlerdir

Ehl-i Sünnet mezhep imamları arasında sünnetin fazileti konusunda tam anlamıyla bir mutabakat vardır. Mezhep imamları bir konu kendilerine ulaştırıldığında ilk önce Kuran’a başvururlardı. Daha sonra Peygamberimiz (s.a.v.)’in sünnetine bakılırdı. Sünnette de bulunamazsa sahabenin o meseledeki tavrına bakılırdı. Bundan da bir sonuç alınamazsa, içtihat ile karar verilirdi. 

Ehl-i Sünnet itikadındaki bütün mezhep imamlarının müjdeledikleri konulardan biri de Hz. Mehdi (a.s.)’ın zuhurudur.

Hz. İsa (a.s.)’ın Nüzulü ve Hz. Mehdi (a.s.)’ın Zuhuru, Ehl-i Sünnet İtikadında “İnkarı Mümkün Olmayan” Konulardır

“…DÜNYANIN ÖMRÜNDEN SADECE BİR GÜN KALSA BİLE, ALLAH BENİM EHL-İ BEYTİM’DEN BİR ADAM GÖNDERECEKTİR. O DÜNYAYI (DAHA ÖNCE) ZULÜMLE OLDUĞU GİBİ ADALETLE DOLDURACAKTIR.” (Sünen Ebu Davud, Cilt 14, s. 402)

4mezhep imam_mehdi_2Bu hadiste belirtildiği gibi Peygamberimiz (s.a.v.) Müslümanlara ahir zamanda gelecek ve zulüm içindeki dünyayı, sevgi ve barış ortamına kavuşturacak olan Hz. Mehdi (a.s.)’ın zuhurunu müjdelemiştir.  Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in  bu müjdesi Hanefi, Hanbeli, Şafi ve Maliki mezheplerinde Ehl-i Sünnet itikadı olarak sabittir.

Yüzlerce yıldır aynı sağlam itikadı benimsemiş olan Ehl-i Sünnet ulemasından Hz. İsa (a.s.)’ın nüzulü ve Hz. Mehdi (a.s.)’ın zuhurunu reddeden olmamış, alimlerimiz her devirde, “tam bir uyum içinde” Müslümanları bu konularla müjdelemişlerdir.

Mezhep imamımız İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri, Hanbeli mezhebinin imamı İmam-ı Hanbel Hazretleri, Maliki mezhebinin imamı İmam-ı Malik Hazretleri, Şafii mezhebinin imamı İmam-ı Şafi Hazretleri Hz. İsa (a.s.)’ın yeniden dünyaya döneceğini, Hz. Mehdi (a.s.)’ın zuhur edeceğini bildirmişlerdir. Ehl-i Sünnet’in bu dört büyük hak mezhebinin imamlarının hepsi mutlak müçtehiddir. Bu mutlak müçtehidlerin dışında, tüm büyük İslam alimleri de ahir zamanda İslam ahlakının tüm dünyaya hakim olacağını, Hz. İsa (a.s.)’ın nüzulünü ve Hz. Mehdi (a.s.)’ın zuhurunu müjdelemişlerdir.

İçinde bulunduğumuz “ahir zaman” olarak adlandırılan bu dönemde kutlu Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) hadislerinde, önce fitnelerin yaşanacağını ancak sonrasında müjdeli günlerin geleceğini bildirmiştir. Resulullah (s.a.v.) ahir zamanı; Kuran ahlakının ve İslam’ın güzelliklerinin dünyanın her yerinde yaygın olarak yaşanacağı günler olarak tarif etmiştir. Günümüzde İslam aleminin zor bir dönemden geçiyor olması da aslında bu müjdeli günlerin arifesinde olduğumuzun bir göstergesidir. Ehl-i Sünnet itikadında önemli bir yer teşkil eden ahir zaman ve bu dönemde olacakların bildirildiği hadisler ve rivayetler hep günümüzü işaret etmekte ve dört mezhep imamı da Hz. Mehdi (a.s.)’ın zuhurunu müjdelemektedir.

Hanefi Mezhebinde Hz. Mehdi (a.s.) İnancı

Yaşadığı yıllarda Ashab-ı Kiram’dan birkaç sahabeyi görme şerefine nail olan, bu nedenle ilmi hüviyeti çok kuvvetli olan İmam-ı Azam Ebu Hanife, Hz. İsa (a.s.)’ın nüzulünü ve Hz. Mehdi (a.s.)’ın zuhurunu müjdeleyen mezhep imamlarımızdandır. Doğrudan sahabelerden ilim ve hadis bilgisi alan biri olması sebebiyle, Ebu Hanife Hazretleri’nin Hz. Mehdi (a.s.)’ın zuhurunun “inkarı mümkün olmayan konu” olduğunu bildirmiş olması son derece önemlidir.

Sayın Adnan Oktar: “Dört Mezhep İmamı da Hz. Mehdi (a.s.)’ın Geleceğini Kabul Etmiştir”

ADNAN OKTAR: Hanefi, Hanbeli, Maliki, Şafi mezheplerine, dört mezhebe göre hak. İmam-ı Hanbel, İmam-ı Malik, İmam-ı Şafi, İmam-ı Hanefi, hepsi; “Hz. Mehdi (a.s.) gelecek” diyor. Sen ne diyorsun? “Ben gelmeyecek diyorum” diyorsun sen. Sen hiçbir mezhebi kabul etmiyorsun, hiçbir inancı kabul etmiyor konuma gelmiş oluyorsun. Yani çünkü Caferilik’te de Hz. Mehdi (a.s.) var, Şiilik’te de var Hz. Mehdi (a.s.), Bektaşilik’te, Alevilik’te de var; Hıristiyanlık’ta, Musevilik’te, hepsinde var. Neye göre gelmeyecek diyorsun? Hz. İsa Mesih (a.s.)’ın inişi Kuran ayetleriyle sabit. Hanefi, Hanbeli, Maliki ve Şafi mezheplerinde Hz. İsa (a.s)’ın inişine inanmak vacip. Farz hükmünde yani, dört mezhebe göre. Kuran’da İttihad-ı İslam var. İttihad-ı İslam ne demektir? Mehdiyet demektir. İttihad-ı İslam olduğunda, başındaki kişiye biz ne diyoruz? “Hz. Mehdi (a.s.)” diyoruz. Hatta bunlar sorsunlar, desinler ki; “Müslümanların bir lideri olması gerekiyor mu?” “Külliyen gerek yok” diyeceklerdir. Bak, hahamların lideri oluyor, baş haham oluyor Musevilerde, Hıristiyanların Papa’sı oluyor, masonların meşrik-i azamı var. Herkesin bir başı oluyor. “Müslümanların bir başı, lideri olması gerekmiyor mu?” deyin. “Hayır” diyecekler, “külliyen öyle bir şey yok.” “İttihad-ı İslam’a gerek var mı, Müslümanların birleşmesine?” “Ona da gerek yok” diyecektir. “Hz. Mehdi (a.s.)?” “Hz. Mehdi (a.s.) zaten gelmeyecek” diyor, “Hz. İsa (a.s.) da inmeyecek” diyor. “Ne yapmamız gerekiyor?” “Namazınızı kılın, oturun” mantığı. Yok öyle olmaz. (Sayın Adnan Oktar’ın 26 Temmuz 2011 tarihli A9 TV sohbetinden)

İslam aleminde akaid meselelerin (İslam dininde inanılması farz olan hususlar, iman esasları, dinin temel kural ve hükümlerinin) yazılmış olduğu İmam Ebu Hanife’nin Fıkhu’l Ekber ve Vasiyet adlarını taşıyan risaleleri, Ehl-i  Sünnet için çok önemli kaynak eserlerdendir. İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin Fıkhul Ekber isimli eseri Ehl-i Sünnet akidesinin temel kitabıdır. Mezhep imamımız İmam-ı Azam Ebu Hanife, Hz. İsa (a.s.)’ın nüzulünü ve Hz. Mehdi (a.s.)’ın gelişini “inkarı mümkün olmayan konular” olarak bu risalesinde şöyle bildirmektedir:

“Deccal’in ve Yecüc’ün çıkması, güneşin batıdan doğması, Hz. İsa (a.s.)’ın gökten inmesi ve sahih haberlerin getirdiği diğer kıyamet alametleri haktır ve olacaklardır. Kıyametin büyük alametlerinden daha başkaları da vardır. Örneğin MEHDİ (A.S.)’IN GELMESİ gibi. Bütün bu olaylar sahih haberlerin getirip söylediği gibi haktırlar ve gerçekleşeceklerdir.”(Fıkhu’l Ekber Tercümesi, İmamı Azam Ebu Hanife, Hazırlayan Ali Rıza Kaşeli, s. 99) 

Ehl-i Sünnet inancındaki dört ana mezhep olan Hanefi, Hanbeli,  Maliki ve Şafi mezhepleri, Hz. İsa (a.s.)’ın ikinci kez gelişi ve Hz. Mehdi (a.s.)’ın zuhuru konusunda tam olarak ittifak halindedirler. Şia inancında da Hz. Mehdi (a.s.)’ın gelişine inanmak ana konu olarak ele alınan bir itikat meselesidir. Müslümanların %98’ini oluşturan Sünni ve Şia inancında; Hz. İsa (a.s.)’ın ve Hz. Mehdi (a.s.)’ın  gelişinin doğruluğu ve kesinliği konusunda hiçbir tereddüt yoktur.

4mezhep imam_mehdi_3Deccal’in, Ye’cüc ve Me’cücün çıkması, güneşin batıdan doğması, HZ. İSA (A.S.)’IN GÖKTEN İNMESİ ve diğer kıyamet alametleri, sahih haberlerde varid olduğu vech ile (güvenilir haberlerden bize ulaştığı şekliyle) haktır, olacaktır.(Ebu Hanife, Nu’man b. Sabit (150/767), Fıkh-ı Ekber, Çeviren: H. Basri Çantay, Ankara, 1982)

KIYAMET KOPACAĞI ZAMAN HZ. İSA (A.S.) YERYÜZÜNE İNECEK. HZ. İSA (A.S.) GELMEDEN ÖNCE HZ. MEHDİ (A.S.) MEKKE VE MEDİNE HAREMLERİNDE ORTAYA ÇIKACAK, SONRA KUDÜS’E GELECEK. ONDAN SONRA DECCAL GELİP, ONUNLA BERABER BULUNACAK, İSA ALEYHİSSELAM DA DIMEŞK’DE DOĞU MİNARESİNDEN İNEREK DECCAL’İ ETKİSİZ HALE GETİRMEYE GELECEK VE DECCAL’İ ORADA BİR DARBE İLE (FİKREN) ETKİSİZ HALE GETİRECEK.

İSA (A.S.) YERYÜZÜNE İNİNCE TUZUN SUDA ERİDİĞİ GİBİ DECCAL DE ERİYİP GİDECEK. BUNDAN SONRA İSA ALEYHİSSELAM MEHDİ (A.S) İLE BULUŞACAK. BU ARADA NAMAZ KILINACAK. MEHDİ (A.S.) NAMAZI KILDIRMASI İÇİN İSA (A.S.)’A İŞARET EDECEK, FAKAT İSA (A.S.); “BU NAMAZ SENİN İÇİN KILINIYOR” DİYEREK MAZERET BİLDİRECEK VE “SEN BU NAMAZI KILDIRMAYA BENDEN DAHA LAYIKSIN” DİYECEK. HZ. İSA ALEYHİSSELAM HZ. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN ŞERİATINA UYDUĞU ORTAYA ÇIKSIN DİYE MEHDİ (A.S.)’A UYACAK, BÖYLECE BERABER NAMAZ KILACAKLARDIR.(İmam-ı Azam, Fıkhu’l Ekber, Aliyyül- Kari Şerhi, Tercüme Yunus Vehbi Yavuz, İlaveli 3. baskı, Çağrı Yayınları, s. 284)

Şafii Mezhebinde Hz. Mehdi (a.s.) İnancı

Hicri 150 yılında Gazze’de doğan İmam Şafii’nin  Ebu Hanife’nin vefat ettiği sene doğması İslam alimlerince manidar karşılanmıştır. İmam Şafii Mekke’ye gelerek hadis eğitimi almış, küçük yaşta Kuran’ı ezberlemiş ve İmam Malik’in yanına gelerek fıkhi konuları mükemmel bir biçimde öğrenmiştir. Kuran ve hadis bilgisi mükemmel olan İmam Şafii de Ebu Hanife gibi Hz. Mehdi  (a.s.)’ın zuhurunu müjdelemiştir:

HZ. MEHDİ (A.S.)’IN VE DECCAL’İN ZUHURLARI. Kıyamete yakın bir zamanda HZ. MEHDİ (A.S) DİYE ANILAN MÜSLÜMAN BİR KUMANDAN ÇIKACAK ve Müslümanların imanlarını tazeleyip, yeryüzünde yaygın bir halde bulunan zulüm ve tecavüzleri kaldırıp yerine hak ve adaleti yerleştirecektir. Birçok hadis ve akide kitaplarında açıkça ifade edildiği gibi Hz. Mehdi (a.s.)’ın çıkışını müteakip, Deccal diye anılan, bir kumandan çıkar, kumandası altında yetmiş bir muharib (savaşçı) ile İslami faaliyeti durdurmak için harekete geçer ve bunun neticesinde Müslümanlarla çarpışır, önce her ne kadar galip gelirse de, neticede mağlup olacaktır. 

HZ. İSA (A.S.) ALLAH’IN EMRİYLE GÖĞE ÇIKTIĞI GİBİ, KIYAMETE YAKIN BİR ZAMANDA YİNE ALLAH’IN EMRİ İLE YERYÜZÜNE İNECEK VE İSLAM ADALETİNİ TATBİK EDECEKTİR. İmanı zaif olan kimse bunu mümkün görmeyebilir. Fakat Allah’ın kudretine isnad ettikten (bu kudrete atfettikten) sonra gayet kolaydır.”(Büyük Şafii İlmihali, Halil Günenç, ilaveli 2. baskı, s. 23) 

Maliki Mezhebinde Hz. Mehdi (a.s.) İnancı

4mezhep imam_mehdi_4Maliki mezhebinde de Hz. İsa (a.s.)’ın gelişi en temel inançlardandır. İmam Malik’in en önemli eseri olan El Muvatta’da da Hz. İsa (a.s.)’ın ikinci kez yeryüzüne gelişine ve Hz. Mehdi (a.s.)’ın zuhuruna dikkat çekilmektedir. (El Muvatta, İmam Malik, cilt II)

İbnu Ömer (ra) anlatıyor: “Hayır, Allah’a kasem olsun Resulullah (aleyhissalatu vesselam), HZ. İSA (A.S.)’IN KIZIL ÇEHRELİ OLDUĞUNU SÖYLEMEDİ. 

Ancak şunu söyledi: “Ben bir keresinde uyumuştum. Rüyamda Beytullah’ı tavaf ediyordum. O SIRADA DÜZ SAÇLI, KUMRAL BENİZLİ, BAŞINDAN SU AKAR VAZİYETTE İKİ KİŞİYE DAYANIP ORTALARINDA GİTMEKTE OLAN BİRİSİNİ GÖRDÜM. “Bu kim?” dedim. “MERYEM’İN OĞLU!” dediler. (Buhari, Tabi 33, 11, Enbiya, 42, Libas 68, Fiten 26, Muslim, İmam 275,169); Muvatta, Sifatu’n-Nebi 2, (2, 920. *1673)

Hanbeli  Mezhebinde Hz. Mehdi (a.s.) İnancı

Hanbeli mezhebinin kurucusu Ahmed B. Hanbel eserlerinde Hz. İsa (a.s.)’ın gelişini, Deccal’i fikren öldürüşünü kabul eder. Ahir zaman alametleri ile ilgili çok detaylı bilgiler verir.

Ahmed bin Hanbel Deccal’in şerrinden istiazeyle (Allah’a sığınması ile) ilgili hadisleri naklederek ahir zamanda zuhur edeceğini ve Hz. İsa (a.s.) tarafından fikren öldürüleceğini kabul eder. (İslam Akaidinin Üç Şahsiyeti, Dr. Yusuf Şevki Yavuz, s. 49)

Sayın Adnan Oktar: “Hz. Mehdi (a.s.) inancı tüm Ehl-i Sünnet mezheplerinde vardır”

MUHABİR: Tam olarak benim anlamadığım şey şu aslında hem Hz. İsa (a.s.) gelecek dediniz hem de Hz. Mehdi (a.s.) gelecek dediniz. Nedir bu konu?

Adnan Oktar_Agustos2007_3_09(1)ADNAN OKTAR: Şimdi Türkiye’de var; İslam aleminde de tabi Hz. Mehdi (a.s.)’ın gelişini reddeden, Hz. İsa (a.s.)’ın gelişini reddeden insanlar var, böyle düşünceler var. Tabi her inançta olabilir. Fakat Türkiye Sünni inançtadır genellikle. Bir kısmı da Alevidir. Hem Sünni inançta hem Alevi inançta Hz. Mehdi (a.s.)’ın gelişi kesindir. Ebu Hanefi, Ebu Hanbel, İmam-ı Malik, İmam-ı Şafi; hepsi bu konuda kesin açıklamalarda bulunmuşlardır. Hanefi mezhebi de, Hanbeli mezhebi de, Maliki ve Şafi mezhepleri de Hz. İsa (a.s.)’ın gelişinin kesin olduğunu Mehdi (a.s.)’ın zuhurunun da kesin olduğunu söylemişlerdir. Artık burada konu kapanmıştır. Yani  Sünni inançta bu konu kesindir. Ama adam çıkıp da “ben Sünni inançta değilim fakat fikrim de bu” diyorsa buna saygı duyulur, böyle düşünebilir. Ama, “hem Sünniyim, hem Hanefiyim, mezhep imamına bağlıyım ama karşıyım” diyorsa bu olmaz. O zaman o mezhebe bağlı değildir. Yani Sünni değildir. Mesela Aleviler, Caferiler, Şiiler; tamamı Hz. Mehdi (a.s.)’ın zuhurunun varlığına kesinlikle inanırlar. Ve Hz. İsa (a.s.)’ın nüzulüne, yani gökyüzünden nüzul edeceğine de kesinlikle inanırlar, yani yeryüzüne ineceğine. İki büyük mezhep vardır İslam’da. Şiilik yani Alevilik ve Sünnilik. Her ikisi de ittifak halindedir. Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Mehdi (a.s.) konusunda her ikisi de  kesin zuhur edecek şeklinde açıklamalarda bulunmuşlardır. O yüzden bu konuda aradan yapılan izahların ilmi bir geçerliliği olmaz. Dolayısıyla bir Sünni’nin böyle bir fikri, düşünceyi kaale alması diye bir konu olmaz. Yahut bir Şii’nin. (Sayın Adnan Oktar’ın Irish Times’la yaptığı 8 Eylül 2008 tarihli sohbetinden)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Mehdi (a.s.)’ın Tüm Mezhepleri Ortadan Kaldırarak Dini Özüne Döndüreceğini Bildirmiştir

4mezhep imam_mehdi_5Hz. Mehdi (a.s.)’ın önemli özellikleri arasında “en büyük müceddid” (her yüzyıl başında dini hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük İslam alimi) ve “en büyük müçtehid” (ihtiyaç oluştuğunda ayetlerden hüküm çıkaran büyük İslam alimi)vasıfları da vardır. Bu vasıftaki büyük zatlar, İslam  toplumlarına  örnek  olmuş, yol göstermiş, zamanın kutbu olmuş önderlerdir. Bu önderlerden kimi içtihat etme (hükümleri usulüne uygun olarak Kuran ve hadislerden istifade ile ortaya koyma) ve hüküm verme vasıflarından dolayı “mezhep önderleri” olmuşlardır; Müslümanlar da onlara uymuşlardır. Bütün Ehl-i Sünnet, dört mezhep imamının verdiği hükümlerle amel etmektedir. Bu müçtehid ve müceddidlerin en büyükleri ise Hz. Mehdi (a.s.) olacaktır. Bu da Hz. Mehdi (a.s.)’ın içtihat etme (hükümleri usulüne uygun olarak Kuran ve hadislerden istifade ile ortaya koyma) ve hüküm vermeye en yetkili kişi olarak, “tüm mezhepleri kaldıracağını” göstermektedir. Zira en büyük mezhep imamı olduğuna göre zaten tüm diğer mezhepleri kaldırması gerekir. Zamanında herkesin ona uyacağının bildirilmiş olması da bunu doğrulamaktadır. İslam tarihinin en büyük alimlerinden biri olan Muhyiddin Arabi ise “Fütühat-ül Mekkiye” isimli eserinde bu konuda şöyle bilgi vermiştir:

“… MEHDİ (A.S.), DİNİ PEYGAMBER (S.A.V.)’İN ZAMANINDA OLDUĞU GİBİ AYNEN UYGULAYACAK. YERYÜZÜNDEN MEZHEPLERİ KALDIRACAK. HALİS HAKİKİ DİNDEN BAŞKA HİÇBİR MEZHEP KALMAYACAK.” (Muhammed B. Resul El Hüseyin El Berzenci, Kıyamet Alametleri, s. 186-187)

Değerli İslam alimi Hüseyin Hilmi Işık da, Saadet-i Ebediye adlı eserinde Hz. Mehdi (a.s.)’ın bu özelliğini şöyle haber vermiştir:

“HAZRET-İ MEHDİ, AHİR ZAMANDA DÜNYAYA GELECEKTİR. RESULLULAH EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN SOYUNDAN OLACAKTIR. İSA ALEYHİSSELAM’LA BULUŞACAK, MEZHEPLERİ KALDIRACAK, YALNIZ ONUN MEZHEBİ KALACAK.”(H. Hilmi Işık, Saadeti Ebediye, s. 35)

Hz Mehdi (a.s.) ile ilgili hadislerin, dört büyük Ehl-i Sünnet mezhebinde (Hanefi, Hanbeli, Maliki ve Şafi) var olduğunu açıklayan Ehl-i Sünnet alimlerinin sayısı oldukça fazladır:

Hz. Mehdi (a.s.)  ile ilgili hadislerin sayısı çok fazladır. Hem Şii hem de Ehl-i Sünnet kaynakları olmak üzere; iki İslami fırkanın naklettiği hadisler içerisinde çok az konu bu kadar çok sayıya ulaşmıştır. Şiiler’de, Peygamberimiz (s.a.v.)’den ve Ehl-i Beyt imamlarının hepsinden Hz. Mehdi (a.s.) hakkında hadisler aktarılmıştır. Ehl-i Sünnet’in de Resulullah (s.a.v.)’den bu konuda aktardıkları hadisler mütevatir olup, onların ileri gelenlerinin büyük bir bölümü de buna tanıklık etmişlerdir:

Hafız Eskalani “et-Tehzib” c. 9, s. 144’de (Haydar Abad bas.) der ki:

“Hz. Mehdi (a.s.) ve onun Ehl-i Beyt’ten olduğu yedi yıl hükümet edeceği, yeryüzünü adaletle dolduracağı, Hz. İsa (a.s.)’ın onunla birlikte zuhur edeceği, Deccal’i (fikren) öldüreceği, ümmete imamet edeceği ve Hz. İsa (a.s.)’ın onun arkasında namaz kılacağına dair Mustafa salla’llâhu aleyhi ve alih’ten naklolunan hadisler, ravilerinin sayısının çokluğundan mütevatir ve müstefiz (yaygınca bilinen)dir.”

Bunu Suyuti de “el-Havi li-l Fetava” kitabında aynen nakleder İbn-i Hacer-i Heysemi, “Es Savaik”, s. 165 (Mısır bas.) der ki: Ebu Hüseyn-i Acuri şöyle der: Hz. Mehdi (a.s.)’ın zuhuru, Ehl-i Beyt’ten olduğu, yeryüzünü adaletle dolduracağı, İsa aleyhisselâm’la birlikte zuhur edeceği ve Filistin topraklarındaki “Bab-ı Led” de Deccal’ı (fikren) öldürmek için ona yardım edeceği, ümmete imamet edeceği ve İsa aleyhisselâm’ın da onun arkasında namaz kılacağına dair Mustafa salla’llâhu aleyhi ve alih’ten naklolunan hadisler, ravilerinin sayısının çokluğundan mütevatir ve müstefiz (yaygınca bilinen)dir.”

Şeblenci “Nur-ul Ebsar”, s. 171’de (Mısır Şa’biyye bas.) der ki: 

“Hz. Mehdi (a.s.)’ın Ehl-i Beyt’ten olduğu ve yeryüzünü adaletle dolduracağına dair Peygamber salla’llâhu aleyhi ve alih’ten naklolunan rivayetler mütevatirdir ve Deccal’i (fikren) öldürmek için İsa (a.s.)’a yardım edeceğini bildiren hadisler de mütevatirdir.”

Mısırlı Şeyh Muhammed-i Hanefi “İthaf-u Ehl-il İslam” (el yazma) adlı kitabında der ki:“Hz. Mehdi (a.s.)’ın zuhur edeceğine dair, Peygamber salla’llâhu aleyhi ve alih’ten naklolunan hadisler mütevatirdir.”

Muhammed b. Resul Berzenci “el-İşaatu li Eşrat-is Sae” (s. 87, Mısır bas.) adlı kitabında der ki: “Muhammed b. Hasan Esfevi “Menakıb-ı Şafii” adlı kitabında şöyle der: Hz. Mehdi (a.s.) ve onun Peygamber (s.a.v.)’in Ehl-i Beyt’inden olduğuna dair Resulullah (s.a.v.)’den naklolunan rivayetler mütevatirdir.”

Şeyh Muhammed Sabban “İs’afur Rağıbin s.140’da (Mısır bas.) der ki: “Hz. Mehdi (a.s.)’ın zuhuru, Ehl-i Beyt’ten olduğu, yeryüzünü adaletle dolduracağı ve Filistin’deki “Bab-ı Led”de Deccal’i (fikren) öldürmek için Hz. İsa (a.s.)’a yardım edeceği, ümmete imam olup Hz. İsa (a.s.)’ın onun arkasında namaz kılacağına dair Peygamber salla’llâhu aleyhi ve alih’ten ulaşan hadisler mütevatirdir.”

Süveydi “Sebaik-uz Zeheb” s.78’de (Mısır bas.) der ki: “Alimlerin üzerinde ittifak ettikleri şey şudur ki, Hz. Mehdi (a.s.) ahir zamanda kıyam edecektir ve yeryüzünü adaletle dolduracaktır.”

http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/47881/Ehli-Sunnetin-Dort-Mezhep-Imami-Hz-Mehdi-(as)in-Gelecegini-Mujdelemistir