Hristiyanların Hz. İsa (as)’nın Haşa Allah’ın oğlu olduğuna dair inançları büyük bir yanılgıdır

Hristiyanlıktaki “oğul” ifadesi, tıpkı Tevrat’da olduğu gibi İncil’de de Allah’a kulluk manasında kullanılmaktadır. Hz. İsa (as), elbette ki Allah’ın sevgili kuludur, fakat o, acıkıp yemek yiyen, su içen, yorulunca dinlenen, uyuyan ve yaratılan her varlık gibi ihtiyaç içinde olan bir insandır. Bu gerçek İncil’de çok fazla pasajda ifade edilmiş açık bir gerçektir. (İncil’de Hz. İsa (as)’ın insani vasıfları ve Allah’ın vahyini aktaran bir elçi olması ile ilgili bildirilenleri, buradan okuyabilirsiniz.) Aynı şekilde Allah Kuran’da da, Hz. İsa (as)’ın tüm diğer insanlar gibi ihtiyaç içinde imtihana tabi bir beşer olduğunu haber vermiştir:

Meryem oğlu Mesih, yalnızca bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçti. Onun annesi dosdoğrudur, ikisi de yemek yerlerdi. Bir bak, onlara ayetleri nasıl açıklıyoruz? (Yine) bir bak, onlar ise nasıl da çevriliyorlar? (Maide Suresi, 75)

Salih Hristiyanların bu konuda samimi davranmaları ve bir insana ilahlık atfetmenin Allah’ın adetullahı, Hz. İsa (as)’ın getirdiği Hristiyanlık dini, İncil ve Tevrat’ın hükümleri ile çeliştiğini; aynı zamanda akla ve mantığa aykırı olduğunu da anlamaları gerekmektedir. Gerçek ve hak İncil’e asırlar sonra eklenen böyle bir inancın ciddi bir tehlike olabileceğine ihtimal vermeleri ve bunun üzerinde derin düşünmeleri gerekmektedir. Allah’ın üstün vasıflarını bir insana yüklemeye çalışmanın ve acizliklerle yaratılmış olan bir insanı ilah olarak görmenin ve göstermenin nasıl bir anlamı ve faydası olabilir? Yüce Allah’ın buna kuşkusuz ki ihtiyacı yoktur. (Allah’ı tenzih ederiz.) Böyle bir yakıştırma, ALLAH’IN KUDRETİNİ VE BÜYÜKLÜĞÜNÜ GEREĞİ GİBİ TAKDİR EDEMEMEK ANLAMINA GELİR.

Bütün bunların ötesinde Yüce Allah’ın yeryüzünde insan olarak Zatı ile zuhur etmesi gibi bir fikri, zaten Hristiyanların da istememesi gerekir. Bunu, Yüce Allah’ın şanına yakıştırmamaları gerekir. Allah’ın büyüklüğü, yüceliği, ululuğu, kudreti ve sonsuz gücü Hristiyanlar için bir nimettir. Sonsuz güç sahibi bir Allah’a inanmak mı daha güzeldir, yoksa uyuyan, yemek yiyen, ihtiyaç içinde olan bir insanı ilah edinmek mi? Elbette bunun cevabını tüm Hristiyanlar hemen göreceklerdir. Allah’ın Kendi üstün zatını insanlara tanıtmak için ölümlü ve ihtiyaç içinde olan bir varlıkta yeryüzünde zuhur etmeye ihtiyacı yoktur. (Allah’ı tenzih ederiz) Hristiyan kardeşlerimizin İncil’e akılcı bakmaları ve bütün bunları Allah’ın şanına uygun şekilde değerlendirmeleri gerekmektedir.

Bu, Hz. İsa (as)’ın insani vasıflara sahip olması, onun bir peygamber olarak elbette ki değerini düşürecek bir durum değildir. Hz. İsa (as), Yüce Rabbimiz’in değerli ve çok mübarek bir peygamberidir. Allah’ın Katında tüm diğer peygamberler gibi en yüksek ve en kutlu konumdadır. Allah’ın sevgili dostu, yüce peygamberidir.

Önemli olan şey, Allah’a -bir ve tek olan Yaratıcımıza- iman etmektir. Allah insanlardan Kendisi’ne şirk koşmadan iman ve kulluk etmelerini ister. İnsanların kulluk edebilmeleri için Allah’ın yeryüzünde bir insan olarak zuhur etmesine ihtiyaç yoktur. Hristiyan kardeşlerimizin, eğer gerçekten samimi bir bakış açısı ile bu konuya yaklaşmak istiyorlarsa, şu soruyu kendilerine yöneltmeleri gerekmektedir: Allah’ın, Hz. İsa (as)’da Zatı olarak tecelli etmemesi Yüce Allah’ın vasıflarından neyi kaybettirir? (Allah’ı tenzih ederiz) İnsanda Allah’ın Zatı olarak tecelli etmemek Allah’ın vasıflarını, üstünlüğünü, güzelliğini eksilten bir şey değildir. Bilakis bu, Allah’ın güzelliğine güzellik katar, O’nun üstün vasıflarının daha iyi ve gereği gibi anlaşılmasını sağlar. Ölümlü, uyuyan, yemek yiyen, acizlikler ve ihtiyaçlar içinde olan bir insana Allah’ın Zatı olarak tecelli yakıştırması yaptıktan sonra, Allah’ın üstün vasıflarını gereği gibi takdir edebilmek nasıl mümkün olabilir? Elbette ki mümkün değildir.
 Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu söyleyerek milyonlarca insanın dinsiz olmasına sebep oluyor 

Adnan Oktar’ın 10 Aralık 2009 tarihli Çay TV ve Maraş Aksu TV röportajından

 

Bazı Hristiyanlar, Allah’ın bir insanda haşa İlah olarak tecelli etmesinin, Allah’a ulaşmak, yakınlaşmak ve dua etmek için bir vesile olduğunu iddia etmektedirler. Fakat bu anlayış da Allah’ın büyüklüğünü ve kudretini gereği gibi takdir edememekten kaynaklanmaktadır. Yüce Allah’ın, yarattığı insanlara ulaşmak için vesilelere ihtiyacı yoktur, ALLAH HER YERDEDİR. Allah bize ŞAHDAMARIMIZDAN DAHA YAKINDIR (Kaf Suresi, 16). Allah, İncil’de de bu gerçeği haber vermiştir:

Siz onlara benzemeyin! Çünkü Allah’ınız nelere gereksinmeniz olduğunu siz daha O’ndan dilemeden önce bilir. (Matta, 6:8)

Allah’ın görmediği hiçbir varlık yoktur. Kendisi’ne hesap vereceğimiz Allah’ın gözleri önünde herşey çıplak ve açıktır.(İbranilere Mektup, 4:13)

[Allah Katında] Belli olmayacak gizli hiçbir şey yoktur, bilinmeyecek ve aydınlığa çıkmayacak saklı birşey yoktur.(Luka, 8:17)

Yüce Allah, bizim içimizdeki her şeyi, gizlediklerimizi de açığa vurduklarımızı da bilir. Allah gizlinin gizlisini bilendir. Aklımızdan geçen düşünceleri, niyetimizi, isteklerimizi her an gören ve duyandır. Allah’tan gizli hiçbir şey yoktur. Allah Kuran’da belirtmiştir: “… gizli tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı da Ben bilirim.”(Bakara Suresi, 33) Yüce Allah bu gerçeği İncil’de de haber vermiştir:

… Yerde ve gökte, görünen ve görünmeyen herşey –tahtlar, egemenlikler, yönetimler, hükümranlıklar– O’nda yaratıldı. Herşey O’nun tarafından ve O’nun için yaratıldı. Herşeyden önce var olan O’dur ve herşey varlığını O’nda sürdürmektedir. (Pavlus’tan Koloselilere Mektup, 1:16-17)

Ama siz dua edeceğiniz zaman iç odanıza çekilip kapıyı örtün ve gizlide olan Allah’a dua edin. Gizlilik içinde yapılanı gören Allah sizi ödüllendirecektir. (Matta, 6:6)

Beş serçe iki meteliğe satılmıyor mu? Ama bunların bir teki bile Allah Katında unutulmuş değildir. Nitekim başınızdaki saçlar bile tek tek sayılıdır… (Luka, 12:6-7)

Dolayısıyla Allah’a ulaşmak için bir insanın içinden samimi bir dua etmesi yeterlidir. Her nerede olursa olsun, Allah kişiyi mutlaka duyar, görür ve dilediği takdirde onun duasına icabet eder. Allah, her yeri ve her şeyi sarıp kaplamıştır. O, her an bizimle beraberdir. Dolayısıyla söz konusu Hristiyanların bu iddiası –Allah’ın haşa uzakta göklerde olduğu, Hz. İsa (as)’da Zatı olarak tecelli ederek insanlara yakın olduğu iddiası-, Allah’ın kudretini gereği gibi kavrayıp anlamamaktan kaynaklanan ciddi bir yanılgıdır.

Her şeyi yaratan, her şeye ve her yere Hakim olan bir Rabbimiz var. Allah’ın izniyle, Hz. İsa (as)’ın tekrar yeryüzüne gelişi ise çok yakın. Hz. İsa (as) yeryüzüne gelecek ve tüm Hristiyanlar onu sevip bağırlarına basacaklardır. Her şey Hristiyanların lehineyken bu zorlama izahların gereği nedir? Allah’ı insan olarak nitelendirmenin Hristiyanlığa nasıl bir katkısı olabilir? Tam tersine Allah bu tanımlama için Kuran’da, “Neredeyse bundan dolayı, gökler paramparça olacak, yer çatlayacak ve dağlar yıkılıp göçüverecekti” (Meryem Suresi, 90) diye haber vermektedir. Hristiyanlar, akılcı değerlendirmeli, Allah’ın yüce kudretine yaraşır bir din anlayışı benimsemelidirler. İncil’de olmayan, dayatma ve baskı ile toplumlara kabul ettirilmiş ve Allah’ın şanına uygun olmayan bir izahın gereksizliğini görmelidirler. Allah’ın oğul edinmeye, insanlarla iletişim için aracılar var etmeye ihtiyacı yoktur (Allah’ı tenzih ederiz). Allah kişi ile kalbi arasındadır, ona şahdamarından daha yakındır. Allah gökte, yerde, insanın yaşamını sürdürdüğü, gördüğü, görmediği her yerdedir. Samimi Hristiyanlar, Allah’ın şanını gereği gibi takdir etmeli, böyle mantıksız ve gereksiz izahlara Allah’ın izin vermeyeceğini bilmelidirler.
 

Hz. İsa’nın gelişini görmek isteyenler, Hıristiyanlıktaki üçleme inancının sonlanması ve tek Allah’a inancın yerleşmesi için çaba harcamalı.

http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/31981/Hristiyanlarin-Hz-Isa-(as)nin-Hasa-Allahin-oglu-olduguna-dair-inanclari-buyuk-bir-yanilgidir–2-

Reklamlar

En Akıllı Vicdan Türk-İslam Birliğı’ni İsteyen Mehdiyet Vicdanıdır

Kuran’ın “Gerçekten, insan, ‘bencil ve haris’ olarak yaratıldı. Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar…” (Mearic Suresi, 19-20) ayetlerinde, insanın nefsindeki egoist ahlaka dikkat çekilmiştir. Her insan nefsine zor gelen bir durumla karşılaştığında, bir sıkıntı içerisine girdiğinde kendisini kurtarmak için müthiş bir azim ve gayret gösterir. Ancak nefsindeki bencil yapı nedeniyle, birçok insan kendisine dokunmayan, rahatsızlık vermeyen durumlarda başkalarının içerisinde bulunduğu hali gereği gibi sahiplenmez. Kendi canının derdine düştüğünde gösterdiği azim ve gayret ile başkaları için çözüm bulmaya çalışmaz.

Gerçek Müslüman ahlakında ise böyle bir davranış olmaz. Samimi iman eden bir insan, dünyanın diğer ucunda da olsa, bir başka Müslümanın içerisine düştüğü bir zorluk ya da sıkıntıyı kendi sorunu olarak görür. Allah’ın kendisine verdiği maddi manevi tüm imkanları; aklını, zekasını, vicdanını, yeteneklerini, bilgi ve becerisini son noktasına kadar kullanarak bu konuya çözüm getirmenin yollarını arar. “Nasıl olsa bu konulara çözüm getirebilecek imkan ve güç sahibi, benden daha akıllı, daha etkili pek çok insan var; onlar düşünsünler, onlar ilgilensinler” demez.

Günümüzde hemen her gün gazete sayfalarında, televizyon haberlerinde Müslümanların karşı karşıya oldukları zulmün ne kadar dehşet verici boyutlara ulaştığına dair haberler çıkmaktadır. Dünyanın kargaşa içerisinde olduğu açıkça görülmektedir. Dünyanın her yerinde Müslümanlara karşı açık bir saldırı politikası yürütülmektedir. İşkence gören, hiçbir açıklama yapılmaksızın evinden alınıp götürülen ve bir daha hakkında hiçbir haber alınamayan, hiçbir mazeret gösterilmeksizin hapishanelerde esir tutulan ve zulüm gören Müslümanların hakları savunulamamaktadır.

“Zayıf bırakılmışlar” olarak Kuran’da bildirilen bu gibi insanların haklarına sahip çıkacak, aklı başında, vicdanı, şuuru açık, sahip çıkan, güçlü, iradeli ve samimi Müslümanlara ihtiyaç olduğu çok açıktır. Bu duruma rağmen müminin kendi halinde, sakin, umursuz, ilgisiz, alakasız bir tavır içerisinde olması hiçbir şekilde makul olmaz. Bu manzara karşısında iman eden aklı başında tüm insanların hamiyet hislerinin harekete geçmesi gerekir. Kendileri gibi akıl ve vicdan sahibi tüm Müslümanları da teşvik edip ellerinden gelen herşeyi yapmaları Kuran ahlakının bir gereğidir. Bu yapıldığında ortaya muazzam bir güç çıkacak, atılan küçük bir adım bile Allah’ın izniyle tüm dünyayı etkileyecek bir güç meydana getirecektir.

Sizden önceki nesillerden onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında YERYÜZÜNDE BOZGUNCULUĞU ÖNLEYECEK FAZİLET SAHİBİ KİŞİLER BULUNMALI DEĞİL MİYDİ? Zulmedenler ise, içinde bulundukları refahın peşine düştüler. Onlar, suçlu-günahkarlardı.” (Hud Suresi, 116)

Hz. Muhammed (s.a.v.): “Müslüman, Müslümana zulmetmez ve onu tehlikede bırakmaz”

Müslüman aleminin bir kısmında acılar sadece dış dünyadan kaynaklanmamakta, farklı etnik kökenler, farklı mezhepler, farklı kültürlerden Müslümanlar arasında da -Kuran ahlakına tamamen aykırı olarak- çatışmalar yaşanmaktadır. Allah’ı bir, dini bir, Kitap’ı bir, Peygamberi bir olan ve Allah’ın emriyle kardeş olmaları gereken Müslümanların birbirleriyle çatışıyor olması hiç şüphesiz üzerinde önemle düşünülmesi gereken bir durumdur. Çünkü Kuran’a göre müminlerin birlik olmaları farzdır. Ayetlerde şöyle buyrulur:

“Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar.” (Al-i İmran Suresi, 103)

“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah’tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz” (Hucurat Suresi, 10)

“Allah’a ve Resulü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfal Suresi, 46)

“Ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır.” (Şura Suresi, 39)

Burada Müslümanların birlik olmasıyla ilgili olarak sadece birkaç ayete yer verilmiştir. Bu ayetlerden ve Kuran’ın genel ruhundan açıkça anlaşıldığı gibi;

  • Müslümanların birlik olmaları,
  • Kardeşçe bir sevgi ve şefkatle birbirlerine bağlı olmaları,
  • Çekişip tartışmamaları,
  • Birbirlerinin velileri ve dostları olmaları,
  • Birbirlerini her koşulda koruyup kollamaları,
  • Birbirleriyle istişare halinde olmaları,
  • Kenetlenmiş bir bina gibi tek safta olup, inkarcı zihniyete karşı ilmi bir mücadele yapmaları farzdır.
  • Tüm bunlara aksi bir tutum içinde olmak, yani;
  • Birleştirici değil ayırıcı olmak,
  • Müslüman kardeşlerine sevgiyle ve şefkatle yaklaşmamak,
  • Müslüman kardeşlerine karşı affedici, koruyucu ve kollayıcı olmamak,
  • İnkara karşı verilen ilmi mücadelede Müslümanlarla kenetlenmiş bir bina gibi olup birlikte fikri mücadele içinde olmamak haramdır.

Eğer İslam alemi güçlü, istikrarlı, müreffeh bir medeniyet olmak, dünyaya her alanda yön vermek ve ışık tutmak istiyorsa, birlik halinde hareket etmek zorundadır. Bu birliğin yokluğu, Müslüman ülkeler arasındaki ayrılık ve dağınıklık, İslam dünyasından ortak bir ses yükselmemesi, mazlum Müslüman halkları da savunmasız bırakmaktadır. Filistin’de, Keşmir’de, Doğu Türkistan’da, Moro’da ve daha pek çok yerde zavallı kadınlar, çocuklar ve yaşlılar ihtiyaç içinde zulümden kurtarılmayı beklemektedirler. Bu masum insanların sorumluluğu herkesten önce, İslam dünyasının üzerindedir.

Müslümanlar, Peygamberimiz (s.a.v.)’in “Müslüman, Müslümana zulmetmez ve onu tehlikede bırakmaz” (Ebu Davud, Edeb 46, (4893); Tirmizi, Hudud 3, (1426); Buhari, Mezalim 3, İkrah 7; Müslim, Birr 58) sözünü hatırlarından çıkarmamalı ve bu söze uygun hareket etmelidirler.

Sayın Adnan Oktar A9 TV’de her gün canlı olarak yayınlanan röportajlarında Müslüman kardeşlerimizin yaşadığı acıları sık sık gündeme getirmektedir. Ancak Sayın Adnan Oktar’ın İslam dünyasına yaptığı bu çağrılar yeni değildir. Sayın Adnan Oktar Temmuz 2001 tarihinde basılan “İslam’ın Kışı ve Beklenen Baharı” kitabında da, internet sitelerinde ve çeşitli gazetelerde yıllardır yayınlanan makalelerinde de İslam coğrafyasında yaşanan acılara, şehit olan kardeşlerimize dikkat çekmiştir. Tüm Müslüman alemini bu mübarek birliğin kurulması için gayret etmeye, bu yolda yapılan çalışmaları desteklemeye davet eden Sayın Adnan Oktar, zulme rıza göstermenin de zulüm olduğu gerçeğini defaatle vurgulamıştır.

vicdanbirligi(2)

Türk-İslam Birliği’nin Hala Kurulamamış Olması Her Müslümanın Hamiyet Hislerini Harekete Geçirmelidir

Allah Kuran’da, “İÇİNDE BULUNDUKLARI REFAHIN PEŞİNE DÜŞEREK” (Hud Suresi, 116) Kuran ile kendilerine yüklenmiş sorumluluklarını gözardı eden insanların durumundan bahsetmiştir.

Vicdan ve fazilet sahibi, Allah’tan korkan kimselerin, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların yaşadığı sıkıntıları gördükleri halde bunu göz ardı edip sadece kendi isteklerinin ve dertlerinin peşine düşmeleri, sıradan dünya menfaatleri uğruna bu sorumluluklarını bir kenara bırakabilmeleri mümkün değildir. Bu nedenle böyle bir durumda kişinin yalnızca kendisi harekete geçmekle kalmamalı, diğer Müslümanları da, birlik olup, güzel ahlakın tüm yeryüzüne yayılması, zulümlerin sona ermesi için çaba harcamaya çağırması gerekmektedir. Allah bu ahlakın gerekliliğini, “… Müminleri hazırlayıp-teşvik et…”(Nisa Suresi, 84) ayetiyle insanlara bildirmiştir.

Türk-İslam Birliği’nin Kurulması için Çaba Harcamayan ve Bu Birliği Engellemeye Çalışan Kişiler Çok Büyük Bir Vebal Altındadırlar

Türk-İslam Birliği’ni tesis etmenin aciliyeti bu kadar açıkken, kendilerince bu birliğin kurulmasını imkansız görenler, bunun için gayret etmeyenler, bu yolda yapılan çalışmaları desteklemeyenler çok büyük bir vebal altına girdiklerini unutmamalıdırlar. Zulme rıza göstermenin de zulüm olduğu gerçeğini göz ardı etmemelidirler. Bu büyük coğrafyada akan her damla kandan, yıkılan her evden, şehit olan her masumdan, yaralanıp sakat kalan her mazlumdan, açlık ve yokluk içinde yaşayan her insandan, Türk-İslam-Birliği için gayret etmeyen her Müslüman sorumludur. Türk-İslam Birliği’nin kurulması Allah’ın Kuran’da gösterdiği, Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadislerinde detaylarıyla anlattığı çözümdür. Birlik olmak Kuran’a göre farz, dağılıp ayrılmak ise haramdır.

Temennimiz, Allah’ın “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın…” (Al-i İmran Suresi, 103) hükmü gereği inananların bir an önce birleşip Türk-İslam Birliği’nin tesis edilmesi, bu vesileyle çekilen acıların son bulması, tüm dünyanın huzura ve güvenliğe kavuşmasıdır. Rabbimiz bir ayetinde Müslümanların bu sorumluluğunu şöyle bildirmektedir:

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına cehd etmiyorsunuz (çaba harcamıyorsunuz)?” (Nisa Suresi, 75)

vicdanbirligi3

İslam Alemi Mehdiyetin Vicdanı, Şevki ve Heyecanıyla Birlik Olmalıdır

Bugün İslam aleminin genelinde yaşanan acılar, dünyanın dört bir yanındaki kargaşa ve fitne aslında asrın mübarek zatlarından Hz. Mehdi (a.s.)’ın gelişinin bir habercisi niteliğindedir. Peygamberimiz (s.a.v.)‘in Hz. Mehdi (a.s.)‘ın ortaya çıkış alametleri olarak haber verdiği yüzlerce olayın her biri, Hicri 1400 yılı itibariyle arka arkaya gerçekleşmiştir.

Tüm İslam alemi bu hadisler doğrultusunda Hz. Mehdi (a.s.)‘ı arayıp bulmalı, O’nun vesilesiyle dünyanın huzura, barışa ve esenliğe kavuşması için çaba harcamalıdır. Unutmamak gerekir ki, Hz. Mehdi (a.s.)‘ın zuhuru ve İslam ahlakının yeryüzüne hakim olması Allah’ın takdir ettiği kaderdir. İnsanlar Hz. Mehdi (a.s.)‘a destek olsalar da olmasalar da Allah onu başarılı kılacak, inkar edenlerin tüm fitnelerini onun vesilesiyle ortadan kaldıracak ve İslam ahlakını hakim edecektir. Dolayısıyla, Hz. Mehdi (a.s.)‘ın yardımcılarından olmak için niyet eden, bunun için çaba gösteren, Türk-İslam aleminin birlik olmasını isteyen, dünyanın dört bir yanında eziyet gören Müslümanları kurtarmak için fikren mücadele eden herkes aslında kendi nefsi için mücadele etmektedir. Rabbimiz’in Ankebut Suresi’nde buyurduğu gibi, “Kim cehd ederse (çaba gösterirse), yalnızca kendi nefsi için cehd etmiş olur. Şüphesiz Allah, alemlerden müstağnidir.” (Ankebut Suresi, 6)


http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/156467/En-Akilli-Vicdan-Turk-Islam-Birligini-Isteyen-Mehdiyet-Vicdanidir